Yunus Develi: Öykülerle Değil, Kızarmış Bir Yüzle Döndüm! 27

Yunus Develi: Öykülerle Değil, Kızarmış Bir Yüzle Döndüm!

 

İlki Turkish Studies dergisinin organizasyonuyla İspanya’nın Endülüs bölgesinde geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi’nin ikincisi bu yıl Gazi Üniversitesi, Kudüs Üniversitesi ve Turkish Studies dergisinin kurumsal iş birliği ile 23-25 Mart 2018’de Kudüs’te gerçekleştirildi. Kongre süresince 7 ayrı sempozyumda farklı ülkelerden 450 akademisyen bildiri sunarken çok sayıda yazar, siyasetçi, gazeteci ve öğrenci de oturumları takip etti.

Bu vesileyle biz de Filistin’deydik. Öykücü Yunus Develi ile Filistin’i, bir bakıma “kendi öykümüz”ü konuştuk.


Söyleşi: Hasan Hüseyin Çağıran

22-25 Mart tarihleri arasında Filistin’de bulundunuz. Zannediyorum bu ilk ziyaretiniz oldu. Neler hissettiniz?

Evet, ilk ziyaretim.

Neler hissettim? Çok farklı duyguları bir arada yaşadığımı ifade etmem gerekir. Upuzun bir tarih var orada. İnsanlığın en önemli hafıza kayıtlarının bulunduğu bir bölge ve birbirine eklenmiş hikâyeler… Ama keşke orada sürüp giden bu zulüm olmasaydı ve biz o birkaç gün boyunca bunlara tanıklık etmeseydik de, o toprakları bütün bir geçmişiyle, hatıralarıyla hissetmeye çalışabilseydik. Örneğin, Mescid-i Aksa’nın karşısına geçip, yalnızca Mirac üzerine düşünebilseydik…

Düşüncelerinizdeki Filistin ile gördüğünüz Filistin arasında fark var mı?

Bilmek, uzaktan (mesafe anlamında) takip etmek başka bir şey; bizzat yaşamak, tanık olmak başka bir şey. Bu anlamda çok fark var. Örneğin: Bilirsiniz ki, Mescid-i Aksa kuşatma altındadır. Buna olan öfkeniz, kininiz ne kadar diri de olsa, Mescid-i Aksa’ya girerken bütün bu bildiklerinize tanık olmak, yaşamak başka bir şeydir. Her gün orada şehitler verildiğini bilirsiniz ama duvarlardaki şehit resimlerine bakarak sokaklarda dolaşmak farklı bir şey.

Yafa, El-Halil, Kudüs… Farklı mekânları adımladınız. Bu şehirler sizde neler bıraktı?

Bismillah bile demeden daha

Ben Gurion’da sorguya alınan arkadaşlarımız vardı

Fotoğraf: H. H. Çağıran

ki onların aramıza en son dönenidir Ali

gülerek

ve bunu bir şeref olarak hep taşıyacağım diyerek

sonra yafa’da denize giren insanlar

deniz miydi kan gölü müydü içinde yüzdükleri

El-Halil ki

ince bir sızıdır orada çocuklar

her birini öpüp koklayası gelir insanın

ve her birinden af dileyesi…

Elbette her birinden kalan farklı izler var. Her birine dair söylenecek çok şey var. Birini diğerinden öne çıkarmanın doğru olmayacağını biliyorum elbet ama iki görüntü var içimi kanatan. Biri El-Halil’e girerken ve sonra orada gördüklerimiz, bir diğeri de Eriha yolunda gördüklerimiz.

Her yerde olduğu gibi, El-Halil’in girişinde de bizi bir kontrol noktası karşıladı. Bir sürü soruya, yıldırmaya muhatap olduk. Niçin geldik, kaç kişi geldik, Türk bayrağı taşıyor muyduk?.. Sonra o turnikeden tek tek geçişimiz… İsrail polisinin manalı bakışlarına muhatap olmak… Ve sonra Filistinlilerin yaşadığı sokakların, evlerin görüntüsü… Kelimenin tam anlamıyla içler acısı bir durum. Hemen sağınızda solunuzda bitiveren çocuklar ve yalvaran bakışlarla sizden para istemeleri… Dünyanın kör, sağır olduğu gerçeklik!

Eriha yolunda gördüklerimiz daha bir dokunaklıydı, dersem bilmem haksızlık etmiş olur muyum?

Yolun sağ tarafındaki tepelerin eteğinde (ki, Hz. Yusuf’un kuyuya atıldığı bölgeymiş burası) derme çatma kulübeler var. Yarı açık, yıkık dökük kulübeler bunlar ve etrafta yayılan koyunlar… “Kovulmuşlar Mahallesi”ymiş burası. İsrail askerleri tarafından evlerinden çıkartılan Filistinlilerin sürgün edildiği bölge. Kendilerinin ya da çocuklarının işledikleri suç(!)lar nedeniyle burada yaşamaya mahkûm edilmiş aileler…

Burada her şey kanına dokunuyor insanın!

Filistin’de karşılaştığım tablo bana o topraklarda nefer olmanın kendi başına cihat olduğunu düşündürdü. Sizin Filistin’in insanlarında neler gördüğünüzü merak ediyorum.

Bu doğru bir tespittir. Yalnızca orada bulunmak, hiçbir şey yapmasa bile, sadece o topraklarda yaşamak, başlı başına bir cihattır. Çünkü normal şartlarda böylesi bir hayatı sürdürmek, buna katlanmak, insani anlamda sınırları zorlayan bir şey. Yokluk, mahrumiyet, itilip kakılmak ve şehadet… Eğer bir davaları olmasaydı bu insanların, adanmışlıkları, ümmet adına yüklendikleri bir sorumluluk bilinçleri olmasaydı, çoktan orayı terk edip, kendileri için normal bir hayatın peşine düşebilirlerdi. Ama biliyorlar ki, bunu yapmak; kendilerini vatanlarına tercih etmek, bir ihanettir. Biliyorlar ki, her nereye gitseler, vicdanlarının sesi onları rahat bırakmayacak. O nedenle onuru, yiğitliği, zorluğu seçerek bir destan yazıyorlar. Hem de sanki hiç böylesi bir kuşatmanın altında değillermişçesine. Bunu her birinin gözlerinden okumak mümkün. Eminim ki, Musa Hicazi’nin anlattıkları bütün bir Filistin halkının duygularına tercüman olan sözlerdir. Sabır, savaş ve zafer!

Filistin’in farklı bölgelerinde –kanser misali– kendini gösteren bir “yapı” var: En hafif tabirlerle ‘’işgal gücü’’, ‘’terör devleti’’ olarak İsrail. Her bir köşede, sınırlarda, kontrol noktalarında karşınıza silahlı askerler çıkıyor… Sokaklar arasında bile turnikeler sizi karşılıyor… İki sokak arasında metrelerce duvarlar var ve bunlar öyle inşa edilmiş duvarlar ki ufkunuzu bile kapatıyor… Bu tablo içerisinde Filistin’in geleceğine nasıl bakıyorsunuz?

En ağırıma giden hususlardan biri oldu bu kontrol noktaları. İsrail’in uyguladığı zulmün en somut kanıtlarından biri bu turnikeler. Adım başı karşınıza çıkıyor ve bin bir sualden sonra geçebiliyorsunuz öbür tarafa. Bu resmen bir yıldırma, sindirme politikası. Mescid-i Aksa’ya girerken kontrol noktasından geçmek, orada görevli İsrail askerlerinin keyfinin yetmesini beklemek, tedirgin olmak, sinirlenmek, acaba giremeyecek miyim endişesi taşımak ve nihayet pasaportunuzu rehin bırakarak içeri girmek… Bir Müslümanın Mescid-i Aksa’ya girerken İsrail polisinin izninden geçmesi, tahammül edilebilir bir şey değil.

Fotoğraf: H. H. Çağıran

Bu anlamda gözümün önünden silinmeyecek bir tablo var. O an izlerken bile beni dehşete düşüren bir tablo ve sanırım orada, Filistinli kardeşlerimizin gündelik hayatlarının seyrine dair çarpıcı bir örnektir bu. Cumartesi günü, Kudüs Üniversitesi’ndeki sempozyumun açılış programı sonrasında bir halk otobüsüyle şehir merkezine giderken tanık olduğumuz bir durum.

Otobüs bir süre gittikten sonra bir alanda durdu. Biz, ineceğimiz durağa gelip gelmediğimiz merakını yaşarken (çünkü insanlar inmeye başlamışlardı) yine bir kontrol noktasında bulunduğumuzu anladık. Onlar indiler ve biz otobüste kaldık. Camdan bakınca fark ettim bir anda, otobüsten inen insanlar tek sıra halinde diziliyorlardı. İlkin anlamadım. Merakla izlerken, İsrail askerlerini gördüm. Sonra o tek sıra halinde dizilen insanların karşılarına geçtiler. Sonra her biri tek tek kimliklerini, belgelerini göstererek yeniden arabaya bindi ve yolumuza devam ettik…

Evet, yeryüzü şimdiye değin çok zulme tanıklık etti. Ama tarih bir şeyi daha gösterdi ki, hiçbir zulüm sonsuza dek sürmüyor. Orada, böylesine yiğit bir halk olduğu sürece, inanıyorum ki bir gün bu gözyaşları dinecek ve güller, zambaklar yeşerecek Filistin’de.

Nizar Kabbani’nin bir mısrasını hatırlıyorum. Mealen, “günahlarımızdan girdi İsrail” diyordu. Bu bağlamda, Filistin’de yaşanan sıkıntıları Müslümanlar olarak “günahlarımızdan” (ameli-itikadi/fikri-siyasi sorunlarımızdan) ayrı düşünemeyeceğimiz kanaatindeyim. Bu hususları göz önünde bulundurarak soruyorum, biz neredeyiz?

20. yüzyıl, coğrafyamız açısından büyük yıkımların, değişimlerin yaşandığı bir yüzyıl oldu. Müslümanlar olarak bu travmayı üzerimizden atmaya, yeni yeni toparlanmaya çalışırken, dünün zalimleri yeni yöntemlerle, türlü adlandırmalarla yine bu coğrafyayı talan etmenin, deyim yerindeyse iflah etmemenin hesaplarını, uygulamalarını yapıyorlar. Bahar diyerek, Demokrasi diyerek yakıp yıkıyorlar. Sadece insan öldürmüyorlar, bu toprakları ayakta tutan hafızayı da yerle bir ediyorlar. Bu bağlamda, evet, belimizi zor doğrulttuğumuz, doğrultamadığımız doğrudur. Ama şunu da görmezden gelemeyiz: Bugün Müslümanlar olarak bulunduğumuz

Fotoğraf: Ali Işık

yer, bulunmamız gereken yer midir? Yaptıklarımız, yapmamız gerekenler midir? Bizim sesimiz, soluğumuz, öfkemiz, adanmışlığımız bu kadar mıdır? Bunu sorgulamak ve cevaplandırmak zorundayız. Çünkü Müslümanların düne göre bugün çok daha maddi ve manevi imkânlara sahip olduklarını, yaptıklarından çok daha fazlasını, yeryüzünde zulüm gören kardeşleri/insanlar için yapabileceklerine inanıyorum. Bu açıdan bakınca, iyi bir yerde olmadığımızı düşünüyorum. Evet, bir sancımız var, bir meselemiz var ama çok kısır. Sadece kısır da değil, nasıl desem, uyumsuz. Uyumsuz, çünkü bir Müslümanın kötülüğe karşı nasıl duracağı, ne yapması gerektiği bellidir. Biz, sanki hiç elimiz yokmuş gibi davranıyoruz. Bırakınız ellerimizi, diğer seçeneklerin bile doğrusu hakkını verebildiğimiz kanaatinde değilim. Uzatmadan söyleyeyim, komşusu açken tok yatılamayacağını bildiğimiz kadar, din kardeşleri zulüm altındayken yatılamayacağını, gezilip tozulamayacağını, hayatın keyfinin çıkarılamayacağını da bilmemiz gerekiyor. Zamanı durdurmasını bilmeyenler, zamanın önünde savrulmaktan kendilerini kurtaramazlar. Zaman bütün acılarda, bütün zulümlerde durup durmuyorsa gözümüzün önünde, bazı şeyleri dille ifade etmenin ne anlamı var? Bu iş % 2,5’la üstesinden gelinecek bir mesele değil. Sadaka ölçüsünde yapılan yardımlarla çözülebilecek bir konu değil. Kendimizi o insanların yerine koyup, düşünmemiz gerekiyor. Şimdi ben orada olsam, Müslüman kardeşlerimden ne beklerim? Şimdi ben orada, o halde olsam ve bilsem ki, dünyanın öbür taraflarındaki Müslüman kardeşlerim, gelecek hesabı yapıyorlar, servetlerine servet katıyorlar, nasıl düşünürüm?

Ve tabii en önemlisi de, yarın Hakk’ın divanında bu utancı nasıl taşırım?

Katılır mısınız bilmem, Filistin ekseninde yapılan yayınlara baktığımda gördüğüm sol tandanslı bir istilanın genel kabul gördüğüdür. Filistin hassasiyetimiz üzerinden bir şekilde manipüle edildiğimizi düşünüyorum. Mahmud Derviş’ten Gassan Kanafani’ye kadar geniş bir yelpazede yazar, şair ve müzisyenleri hatırlamak mümkündür. Elbette her birinin sesinde kıymete değer birçok şey var. Fakat ekseni İslam olan ve düşüncesini, sanatını bu eksen üzere kuranları duyamıyor, göremiyor, okuyamıyoruz. Hemen ‘’yok ki göresiniz’’ diyenleri duyar gibi oluyorum. İşte tam da bu noktada düşüncelerinizi dinlemek isterim. Yoksa neden yok? Oradaki ‘tohum’ların gelişip serpilmesi nasıl mümkün olur? Varsa iletişim kanallarını nasıl açabiliriz?

Bunda, İsrail Devleti’nin kuruluşuyla birlikte bölgede başlayan emperyalizm karşıtı mücadelenin ve ardından FKÖ’nün ilk kuruluşundaki yapılanmanın etkisi olduğu kanaatindeyim. Sizin de belirttiğiniz gibi elbette her birinin sesinde (ki, yalnızca sesinde değil, kimilerinin bu mücadelede suikaste uğrayarak hayatını kaybettiğini biliyoruz) bir kıymet var. İnsan, hayata hangi ideolojiden bakarsa baksın, istisnaları dışında, içindeki insani özü kolay kolay silip atamıyor. Buna gücü yetmiyor. Öyle olmasa, çok aykırı dünyalardan dönüp gelen insan hikâyelerine hiç rastlamamış olmamız gerekirdi.

Ekseni İslam olan ve düşüncesini, sanatını bu eksen üzere kuranları duyamıyor, göremiyor, okuyamıyoruz.

Siz, söylenmesi gerekeni söylediniz zaten. Tek kelimeyle savrulmuşluk! Şimdi onlar çok daha önemli(!) işlerle meşguller. Belki de her şey Müslümanların, o sade, dünyayı kendilerinden yoksun kılan hayatı terk etmeleriyle, dünya nimetlerini tatmalarıyla başladı. İçimize dünya girince, kalp ayarlarımız bozuldu. Yalnızca saatlerimizi değil, kalplerimizi de ayarladı birileri…

“Dava edebiyatı” olarak küçümsenen bir çizgi var. Evet; bağıran, insana yabancı, varlığın sesine kör bir nazarla okuru mesaja boğan metinler üretildiğini görüyoruz. “İyi metin” kendi başına bir dava mıdır yoksa bir eksen (inanç/düşünce/tasavvur) olmaksızın metnin zaten iyi olamayacağını mı düşünürsünüz? Veya şöyle sorayım: Telkinci/kör dava edebiyatı ile her şeyden bağımsız “iyi metin” kutsamacılığının bir ortası yok mudur?

Bir davası yoksa bir Edebiyat ne işe yarar ki?

Ne kör, sağır bir dava edebiyatı ve ne de salt “iyi metin” kutsamacılığı. İslam’ı yalnız insanın ibadet hayatını, genel davranış biçimlerini düzenleyen bir din olarak düşünmemek gerekir. O, bütünüyle bir terbiye biçimidir. Duyguların, düşüncelerin, ifade biçimlerinin de şekillendiği bir terbiye biçimi. Bu terbiyeden hakkıyla geçen bir dil, gönül; nasıl kör, insana yabancı, duygusuz, kuru bir vaaz dili ile seslenebilir ki insana? Nasıl kaba saba sözlerle muhatap aldığı insandan bir dönüşüm bekler ki? Merhamet taşımayan bir dil, o yürekte nasıl bir merhamet damarı açabilir? Üstelik de Allah’ın bu konuda peygamberine olan uyarılarını ve peygamberin ortaya koyduğu örnekleri bilip dururken?

O sesle önce bir kendimize seslenelim bakalım, içimizde nasıl bir karşılık buluyor?

Filistin’den heybenizde öyküler biriktirerek döndüğünüzü düşünüyorum. Ne dersiniz?

Hayır, öykülerle dönmedim Filistin’den. En azından ben böyle biliyorum. Çünkü oraya öykü biriktirmeye gitmedim ve o birkaç gün boyunca böyle bir şeyi de hiç aklımdan geçirmedim. Normalde böyle yapmam tabii. Hep öykümü ararım gittiğim yerlerde. Ama bu defa durum farklıydı. Bir Müslüman olarak, o topraklarda yaşanan drama tanıklık ettim. Birkaç çocuğun başını okşadım, kimilerini gözlerimle sevdim uzaktan uzağa. Oturduğumuz bir mekândan ayrılırken orada bulunan Filistinli kardeşlerimize sarıldım doyasıya. İçten içe ağladığım, isyan ettiğim, kendimi zor tuttuğum zamanlar oldu. Bir insan olarak da bir Müslüman olarak da kendimden utandım. Bu insanlar burada böyle bir hayat yaşıyor ve ben… Ve biz…

Öykülerle değil, kızarmış bir yüzle döndüm!

İzzetimizin ayağa düşürülmesine canı pahasına karşı koyan Filistinlilere bir ‘’selam’’ olsun isterim bu röportajın. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim Hocam.

Evet, selam olsun o güzel insanlara!

Bir Cevap Yaz