Terör yahut Şartları Olgunlaştırma Siyaseti 6

Terör yahut Şartları Olgunlaştırma Siyaseti

Acı fakat “yeni olmayan” bir haber, bu sefer Yeni Zelanda’dan geldi: “Yeni Zelanda’nın, Christchurch kentinde iki camiye cuma namazı sırasında gerçekleştirilen terör eylemlerinde yaşları 3 ile 70 arasında değişen 50 kişi hayatını kaybetti.”

Saldırıyı gerçekleştiren caninin silahının üzerinde Türk Yiyici (TurkoFagos), Viyana 1683, “Tanrı bunu istedi” (Deus Vult), Miloş Obiliç gibi ifade, tarih ve isimlerin yazdığı görülüyor. Haçlı seferlerine, Osmanlı’ya, Kosova’da Sultan I. Murat’ın öldürülmesine kadar geniş bir atıf silsilesiyle karşı karşıyayız. Bu hadisenin “yeni” olmayan kısmını açığa çıkarıyor: İzzeti ayaklar altında çiğnen Müslümanların mevcut dünya sisteminin yurtsuzları olarak her yerde açık hedef oldukları gerçeği.

*

Saldırının bireysel bir tercihle değil son derece planlı, programlı ve hedef gözetilerek yapıldığı açık. Bir istihbarat ağı içerisinde özenle kurgulanmaksızın hayata geçirilemeyecek bir hareket tarzı ve malzeme bolluğu dikkat çekiyor.

Peki, bu terör eyleminin hedefi nedir? Bu soru üzerinde hakkını verme gayretiyle durulması şart. Hedef ibadet için camide bulunan, kurşunların doğrudan hedefi olan masum insanlar mıydı? Hedef katilin kıyım teçhizatına farklı dillerde bırakılan sembolik tarih, yer ve kişi adlarıyla ilişkilendirdiği belirli bir ülke/ülkeler yahut ittifaklar mıydı? Yoksa herhangi bir kurumsal yapı değil de bu sembollerle ilişkilendirilen bir “kimlik” miydi? Yoksa hedef, insanların bir arada uyum ve barış içerisinde yaşama ideali miydi?

*

Bu soruya cevap ararken İslamofobi’nin günümüz dünyasındaki yapısal değeri üzerine de düşünmek durumundayız. İslamofobinin tüm devletlerde emniyet güçleri tarafından “ayrı bir nefret suçu sınıfında kayıt altına alınması” ve bir ırkçlık türü kabul edilmesi talebi Türkiye’deki İslamofobi çalışmalarındaki temel bağlamı oluşturuyor. İslamofobinin “başta Avrupa ülkeleri” olmak üzere “ülkelerin demokratik düzeni ve sosyal barışı için” olduğu kadar farklı kültürler, dinler ve milletlerin bir arada yaşamasına yönelik olarak da büyük bir tehdit arz ettiği savından hareketle sorunlar tartışmaya açılıyor.

Bütün bu yaklaşımlarda “İslamofobi” başlığı altında çalışmaya konu olan problemlerin bir “istenmeyen durum” arz ettiği inancı yatıyor olmalı. Yani Avrupa’da sağın yükselişinin, ırkçılığın, ötekileştirme politikalarının farklı biçimlerde görünürlük kazanmasının, bu görünürlüğün Yeni Zelanda’da olduğu gibi –bizim için– oldukça kahredici boyutlara ulaşmasının asla planlı, programlı ve ne istediğini bilen bir siyasi programın evreleri olamayacağına yönelik bir düşünce… Bana kalırsa bu yöndeki düşünceler, empoze edilmiş bir tavrın sonucunda ortaya çıkmaktadır.

Katliamın gerçekleştiği günden (15 Mart 2019) bugüne ana akım medyada kendine yer bulan yorumlarda bu sözünü ettiğim perspektifin ciddi bir ağırlıkta olduğunu söyleyebilirim. Katliamın “dünyanın en barışsever toplumunda” yapıldığı, IŞİD’in ve diğer isyancı hareketlerin İslam adına yaptıklarının bu sefer de Batı’da da “bir şahıs” tarafından İslam’a karşı yapıldığı, küreselleşmenin “biz”i tek dünya haline getirdiği, huzurun herkesin hakkı olduğu yönünde değerlendirmeler… Katliamın hedefinin –Yeni Zelanda’da gerçekleştirildiği için– İngiltere olabileceği yorumunu yapanlar da var. Radikalleşmenin Avrupa’yı içine sürükleyebileceği krizden endişe duyanların sayısı bir hayli fazla… Uygarlığın bir ürünü olarak değerlendirilmesi gereken bu gibi kıyımların faillerini uygarlığı tehdit etmekle “suçlayanlar” da var. Vahşetin içerdiği mesajı anlamaktan çok ellerinde çiçeklerle cami etrafında dolaşan “Müslüman olmayanlardan” sadır olan “hoşgörüyü anlama ihtiyacımıza” dikkat çekiliyor sanki.

Mesele “sıradan insan”ın hoşgörüsü meselesi değil ki. Masumları hedef alan yahut alacak olan Müslümanların yaptıklarını/yapabileceklerini onaylayan bir konsensüs yok ki. Mesele sıradan insanı araçsallaştıran, ayakaltı eden siyasetin tezahürlerini okuyabilmek…

Apolojetik tavrın en bayağısını en iğrencini “kendi aydınlarımız”dan okuyoruz. İslam’ın sahih temellerine, Müslümanların izzetine yönelen her türlü organizasyonun bizatihi Müslümanların yanlışlarından türediğini varsayan bir tavırdan bahsediyorum.

Batı’da ise katilin hikâyesini öne çıkaran yahut Yeni Zelanda başbakanının gösterdiği “şefkat ve mutlak netlik içeren” bir tepkiyle nasıl daha iyi bir dünya vizyonu verdiğine yönelik yorumlar göze çarpıyor. Bu katliamla birlikte “dünyayı olduğu gibi kabul edemeyenler tarafından yaratılan korkudan, daha iyi bir dünya vizyonu ortaya çıktığı”na dair yorumları daha çok duyacağımızı düşünüyorum.

*

Terör eyleminin doğrudan Türkiye’yi ilgilendiren bir tarafı var. Çünkü caninin İslam’ı, Türkleri, Türkiye’yi ve tarihini hedef alan açıklamaları var:

“Topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz, size zarar gelmeyecek. Boğaz’ın Doğu yakasında.” Ama Boğaz’ın Batı yakasında bir yerde yaşamayı denerseniz, Avrupa’ya gelirseniz sizi öldüreceğiz. Konstantinopolis’e gelir, tüm cami ve minareleri yıkarız. Ayasofya minarelerden kurtulacak ve Konstantinapol hak edildiği gibi tekrar Hristiyan şehri olacak”

Haliyle bu satırlar kamuoyunda bir Ayasofya tartışmasının fitilini ateşledi. Kılınacak gıyabi cenaze namazının Ayasofya’da kılınması, Ayasofya’nın ibadete açılması gibi çağrılar yapıldı. Burada da oldukça vahim bir tablo ortaya çıktı. Ayasofya’nın ibadete açılması çağrısını “katilin gazına gelmek”le eş tutan bir yaklaşım baskın durumda. Evet, Ayasofya’nın ibadete açılmasının önünde mahiyetini net bir şekilde kavrayamayacağımız türlü siyasi, ekonomik vs. engeller olabilir. Fakat bunun açıklaması Ayasofya’yı Sultanahmet’le hele hele Çamlıca Camii’yle ve bu camilerin büyüklüklerinin bir kıyaslamasıyla yapılamaz. Bu ancak gerçekleri çarpıtmanın en basit ifadesi anlamını taşıyabilir.

*

Saldırının Türkiye’de bir yanılgıyı da büyüteceğini düşünüyorum. Türkiye’de, FETÖ’yle mücadeleyi “irticayla mücadele” genel başlığı altında yürütüp hedef şaşırtarak devlet içerisinde, inkılap kanunları eksenindeki bir siyasetle güçlerini tahkim edenlerin İslamî temellerle olan kavgasının bittiği yanılgısı… Çünkü caninin silahında, şarjörlerinde, manifestosunda bizi, ülkemizi, tarihimizi ve geleceğimizi hedef gösteren bir dille karşı karşıyayız. Doğal olarak kendini, ülkesini Ayasofya’yı cami yapan gücün yetkin bir varisi gibi gören bir duygu kabarması ortaya çıkıveriyor. Hâlbuki İslam’ın değerlerini ulus devlet çıkarları için kullanan, Ayasofya’nın cami olup olmamasıyla işin esasında ilgilenmeyen, Müslümanları dünya ölçeğinde araçsallaştıran yeni bir evre içerisindeyiz. Yerlilik ve millilik söylemi de böyle bir bağlamda şekilleniyor.

*

Bu saldırı İslam’ın değerlerini savunmanın/yaşamanın satıh müdafaasından, ulus devlet çıkarlarını savunmaktan çok daha önemli olduğunu açığa çıkarmaktadır. Bu yapılmadığında insanlar sahte zafer nidalarıyla, resmî tarih anlatılarıyla rızaları üretilerek makbul vatandaşlar haline getiriliyor. Gerek Osmanlı bakiyesi coğrafyada gerekse dünyanın her bir köşesinde cereyan eden olaylarla, kültür-sanat ürünleriyle, iletişim araçlarıyla, gerekirse işgallerle yahut denetimli terör politikalarıyla yapısöküme uğratılarak İslam’ın temellerinin aşındırılması, Müslümanların küresel politik kültür ve sisteme itirazlarının bütünüyle yok edilmesi amaçlanıyor.[1] Bir tür “şartları olgunlaştırma” siyasetini tecrübe ediyoruz. Müslümanlardan ikna olarak, dönüşerek, uzlaşarak ya da kurşunların hedefi olan kardeşlerinin dehşet veren hallerini seyrederek sistemin gerektirdiklerini kabul etmeleri bekleniyor.

*

İslam çağdaş dünyanın öncelikli sorunudur çünkü uzlaşma kabul etmeyen bir üstünlük iddiası içeriyor. Müslümanlar İslam’ı temsil yeterliliğinde olmasalar da, İslam’ın insana yüklediği sorumluluğu devlet olarak layıkıyla umursama dikkatine sahip olan bir devlet bulunmasa da dayanak noktaları canlı, alternatif bir dünya potansiyelini bütün problemlerine rağmen içinde barındıran bir temel hedef alınıyor. Alınmaya da devam edecek.


[1] Abdurrahman Arslan, Dünyaya Müslümanca Bakmak, (Beyan Yayınları: İstanbul: 2016), s. 282.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz