Sözde Yunan Mucizesinin Düşündürdükleri 28

Sözde Yunan Mucizesinin Düşündürdükleri

 

Ahmet Arslan’ın Felsefeye Giriş eserini okuduğum vakit çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Çünkü “bütün”ü görmeye çalışan bir felsefeci ile karşılaştığımı düşünmüştüm. Ayrıca okuduklarımı anlayabilmiştim. Çetrefilli konuları alelade bir hadiseyi aktarırmışçasına yazabilen bir felsefeciyle karşılaşmanın heyecanını duymuştum.

Tabiatımdır, dikkatimi çeken bir yazarın varsa nehir söyleşi kitabı, hatıratı, mektupları önceliğimi onlara veririm. Öyle yaptım ve Arslan’a kulak kabartmama sebep olan kitabından sonra Bir Ömür Düşünmek adını taşıyan nehir söyleşi kitabını aldım. Felsefeye Giriş’i okuduktan sonra Arslan’a hürmetle bakmıştım. Fakat o eserinden sonra Bir Ömür Düşünmek’te karşıma çıkan Ahmet Arslan portresi –hiç abartmadan söylüyorum– bende yerini büyük bir utanma duygusuna bıraktı. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, kitapta Ahmet Arslan’ın tam anlamıyla Cumhuriyet’in milli eğitim müfredatının kusursuz bir mahsulü olarak arzı endam etmesiydi. Eğitimle/felsefeyle edindiğini dile getirdiği hemen hemen bütün hususlar Ragıp Paşa’nın ifadesiyle “şecâ’at arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler” faslında değerlendirilebilecek türdendi. Söz konusu kitap modernleşmenin getirdiği birçok hastalığı nimet olarak öpüp başına koymaya azmetmiş bir Cumhuriyet aydınının portresi olarak okunabilir. Bu açıdan ibretlik bir kitap Bir Ömür Düşünmek… Utanma duygumu besleyen Arslan’ın içimi acıtan bu haliydi. İkincisi ise yukarıda değindiğim hastalıklı düşünme biçiminin ipuçlarını Felsefeye Giriş’i okurken doğrudan teşhis edememiş olmamdı.

Konuya niçin Arslan’ın ortaya koyduğu profilden girdiğimi izah etmem gerekiyor. Bana Ahmet Arslan’ı ve adını andığım eserlerini hatırlatan Ahmet Cevizci’nin İlkçağ Felsefesi kitabına başlamam oldu. Burada dile getireceklerimi biraz erteleyerek “anlama” sorunuma ve “Cevizci” ismine yolumun düşme serüvenine de değinmeliyim. Cevizci’ye yolum tesadüfen düşmüş değil. Yirmi birinci yüzyılda kendimizi ortasında bulduğumuz problemlere bir bağlam gözeterek, belli bir aidiyet duygusu ve vakarla, –eskilerin deyişiyle– teenni şuuru gözeterek yaklaştığı hissini ilk okuduğum eserinde (Zamansız Düşünceler) sezdiren Kasım Küçükalp Hoca’ya kaynak sormam üzerine “Cevizci oku” dedi ve ekledi: “Hoca’nın İlkçağ Felsefesi’nden başla ve Ortaçağ kitabıyla devam et. Sağlam bir temel kazandırır.” Tamam dedim. Dedim ama –itimat sorunu yaşadığım için değil– anlama/gereğince nüfuz edememe kaygısı taşıdığım için acaba Cevizci doğru bir tercih mi diye de düşünmeden edemedim. Üstelik Cevizci ile bu hususta güzel çağrışımlar taşımayan bir geçmişe sahibim. Hiç unutmam, Ahmet Cevizci’nin adını ilk olarak lisede felsefe derslerime giren Nevzat Arabacı Hoca’nın masasındaki bir kitapta görmüştüm. Nevzat Hoca kitabı açar ve konuştuğumuz konu artık her neyse onunla ilgili olarak bazı alıntılar yaparak konuşmasını sürdürürdü. Cevizci’nin hangi kitabıydı hatırlamıyorum ama “Hocam okumamı önerir misiniz” dediğimde “zamanı değil” dediğini hatırlıyorum. Anlamakta güçlük çekeceğime dair vurguları da olmuş olmalı ki Hoca elindeki kitabı kitaplığa bırakır bırakmaz hırsla alıp okumaya başlamıştım. Gayet tabii, belli bir süre sonra da sıkılıp bırakmıştım. Belki de o zamandan kalan bir endişe ile yaklaşırım felsefe metinlerine.

İşte bu arka plan eşliğinde kapağını açtığım İlkçağ Felsefesi’nin daha ilk sayfalarında karşıma çıkan değerlendirmeler beni gönendirdi, içimi ferahlattı, tecessüsümü artırdı. Daha da ötesinde Cevizci’ye “yaşadığı coğrafyanın, zamanın ve mekânın farkında bir düşünce adamı” olarak yaklaşabilmeme vesile olacak bir “farkındalık” kazandırdı. Bunu sağlayan İlkçağ Felsefesi’nin ilk bölümündeki “Sözde ‘Yunan Mucizesi’” bölümü oldu. Cevizci, milattan önce altıncı yüzyılla dördüncü yüzyıllar arasındaki düşünce atılımına değiniyor ama Yunanlılar ekseninde bir okuma yapmaktan uzak durarak “Doğu’da Olup Bitenler” başlığı altında ölçeği bir hayli genişletiyor. Doğrusu Sokrates’ten hemen sonra bir zaman dilimi çerçevesinde sözün Gautama’ya, Konfüçyüs’e, Lao-Tzu’ya getirilmesinin hikmetini ilk elde kavrayamamıştım. Cevizci “Demek ki” diyor “felsefeyi başlatanlar sadece Yunanlılar değildi.” Örneklerle Hintli, Çinli ve Yahudilere ek olarak İran’da da entelektüel açıdan önemli gelişmeler yaşandığını izah ediyor. Cevizci’nin bilhassa şu satırları ziyadesiyle önemli:

Çok teknik anlamıyla olmasa bile, biraz daha genel bir anlam içinde felsefenin dünyaya, çeşitli yerlerde yaklaşık olarak aynı zaman dilimi içinde birçok kez geldiği söylenebilir. Bunlar, bildiklerimizdir. Dünya üzerinde, felsefesiz, en alt düzeyde dahi olsa hikmetten yoksun bir kültür olmayacağına göre, ya Amerika’daki İnka, Maya ve Aztek uygarlıkları, Avustralya’daki Aborjinler için ne diyeceğiz? Bu iki olgu dikkate alındığında kabul edilmelidir ki, sanki dünya bu parlak ışıklardan biri ya da diğerleri yanıncaya kadar baştan sona derin bir karanlık içindeymiş gibi, yazılı gelenekleri olmadığı için hikmetleriyle ilgili olarak hiçbir bilgi sahibi olamadığımız bu diğerlerini yok sayarak söz konusu doğum merkezlerinden birini öne çıkartıp kutsamak kadar hatalı bir tutum olamaz.

Cevizci ilerleyen bölümde önce “barbarlık” düşüncesini sonra da Yunan düşüncesinin temayüz etmesine imkân tanıyan unsurları tahlil ediyor.

Unutulmamalıdır ki bir kültürün barbarları, en az o kültür kadar verimli bir düşünce kaynağı olup zengin bir uygarlık meydana getirebilir.

Demek ki Yunan felsefesinin öne çıkmasının, Atina’nın en nihayetinde dünyanın felsefe merkezi haline gelmesinin en önemli nedeni, bu felsefenin teknik anlamda sergilemiş olduğu üstünlükten, diğer kültürlerden hiçbir şey almadan kendi başına yaratmış olduğu farklılık ve gelişmişlikten ziyade, Atinalıların, özellikle de Platon’un felsefi düşünceleri yazıya dökme kararlılığı olmuştur.

*

Amacım yazıda andığım iki isim üzerinden kıyas yapmak değildi. Fakat bir entelektüelin dönüp dolaşıp insanlığın artı hanesine yazılabilecek her unsuru belirli bir coğrafya ve zaman kısıtında ele alabilecek bir noktada durması, geleneğini bütün boyutlarıyla hor gören bir dile sarılması, içinde varlık bulduğu tarihten/kimlikten utanması en hafif tabirle gücüme gidiyor. Velev ki onlarca kıymetli eseri dilimize kazandırmış olsun ve asla görmezden gelinemeyecek bir birikimle söz alıyor olsun…

Peki, Cevizci’nin satırlarında ne mi var? Kimliğine, tarihine yabancılaşmamış haysiyetli bir düşünce adamının tavrı var. Bu yazı söz konusu tavra hürmeten yazıldı. Rahmet olsun Cevizci’ye.

| metin için kullanılan resim Rene Magritte’e aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz