Ahmed Sadreddin: Hiçbir şey hakkında tedirgin değilim. Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur. 47

Ahmed Sadreddin: Hiçbir şey hakkında tedirgin değilim. Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.

 

Ahmed Sadreddin 1988 doğumlu. Geçtiğimiz yıl ilk romanı Bir Ayrılık’ı yayımladı. Aralık ayı içerisinde Büyüyenay Yayınları etiketiyle okura ulaşan Bir Yoksulluk ise Karac’oğlan Üçlemesi’nin ikinci kitabı. Ahmed Sadreddin’le Bir Yoksulluk’tan yola çıkarak bir söyleşi gerçekleştirdik.

*

  • “Bir Yoksulluk” Karac’oğlan Üçlemesi’nin ikinci kitabı. İlk cümleyi yazmandan romana son noktayı koymana kadar geçen sürenin bir muhâsebesini yapmanı istesem: “Bir Yoksulluk”, “Bir Ayrılık”tan sonra nasıl geldi?

Bir Yoksulluk bugün yarının gelmesi ne kadar tabii ve doğal ise o şekilde geldi. Bir Ayrılık çizmek istediğim üçgenin alt çizgisiydi. Bir Yoksulluk da yukarı doğru ikinci çizgi. Yazmaya başladığım Bir Ölüm ise bu üçgeni tamamlayacak olan aşağı doğru üçüncü çizgi olacak. Bir Ölüm de aynı doğal seyri ile gelecek inşallah. Çünkü birini yazdıktan sonra diğerlerine karar vermedim. Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm türküsünü Muzaffer Ertürk’ten duyduğumda içimde yer etmişti. Karac’oğlan’ın ruhaniyetini taşıyan bu türkü her büyük sanat eseri gibi ilham vericiydi. Onun bana verdiği ilham ile bu sözü yeni bir formda dolaşıma sokmayı istemiştim. Üç bölümden oluşan uzun bir hikaye yazmayı düşündüm önce. Bir kahramanın hayatının üç evresi gibi. Daha sonra kahramanın hayatının bu üç evresi birer müstakil kitap olmalı dedim. Ondan da vazgeçip birbirinden bağımsız gibi görünen ama ruhu bir üç ayrı kitap yazmaya karar verdim.

Bir Ayrılık’ı epey önce yazdım. Başından çok şeyler geçti o kitabın. Hatta onu öldürdüm bile. Ama bir gün onu özlediğimi farkettim ve okuması için gönderdiğim birinden eğer hala duruyorsa geri göndermesini istedim. Sonra tekrar okudum. Sevdim. Yeniden ele aldım. Yayına hazırladım. Ve kader ağlarını ördü.

  • “Bir Ayrılık”ta ilginç bir pasaj var: “Modern sanatın geniş ve elini kolunu sallayanın girdiği bir alan olduğunu hatırladığımda, şu sehpayı da bir sanat eseri olarak görüyorum. Belki birkaç parça daha bulsam, bir iki tanesini daha böyle görsem, artistik bir isimle sergi bile açabilirim. Fikir yürütelim. Ne olabilir serginin adı. İlk aklıma gelen ilk şey olduğu için kesin daha önce kullanılmıştır. “Şeylerin Tanıklığı” nasıl, olabilir mi? Neye tanıklık ediyor şeyler? Yaşanmışlığa.” Hâliyle bu satırları okuyunca Ahmed Sadreddin’in yolunu romana çıkaranın ne olduğunu merak ettim. Elini kolunu sallayarak mı girdin romana yoksa roman senin için kendini ifâde etmenin en iyi yolu olarak mı hayâtına dâhil oldu?

Özel bir motivasyonla yazdığımı hatırlamıyorum. Daha önce hikaye, öykü ve şiir deniyordum. Daha çok öykü. O öyküleri belli mecralara gönderiyordum. En çok da Birnokta dergisine. Orası çok güzel çünkü. Dediğim gibi türkü bana ilham etti bunu. Elimi kolumu sallayarak girdim ama bir bakıma. Yani roman nasıl yazılır diye sormadım kendime. Başkasına da sormadım. Bir kılavuz da okumadım. Daha önce okuduğum bir romana benzetmeye de çalışmadım. Ki çok okumam. Bir övünç ya da utanılacak şey olarak söylemiyorum. Durum bildirisi olarak. Ama en son Mustafa Kutlu’nun Anadolu Yakası’nı okumuştum Bir Ayrılık’a başlamadan. Oradaki rahat söyleyişten cesaret almış olabilirim. Ne bileyim. Kendimi ifade etmek gibi bir derdimin de olmadığını belirtmeliyim. Çünkü özne olmaktan çok hazzetmem. Tehlike arz ediyor benim için.

  • Öykülerini henüz kitaplaştırmadın. Genelde öykücüler için öyle tahmin ediyorum ki sıkıcı bir soru vardır: Roman yazacak mısınız? Bu soru sanki bir eşiği atlayıp roman yazacak yetkinliği kuşanıp kuşanamayacakları imâ edilerek soruluyor gibidir. Senin seyrin alışageldiğimizden farklı… Öykülerinden evvel romanlarınla arzı endâm ettin. Tahkiye ile irtibâtının seyrinden biraz bahsetmeni isterim. Öykü yazmakla roman yazmak arasındaki gelgitlerinden, zihnindeki anlatıya uygun formu nasıl belirlediğinden…

Senin söylediklerinin aksini söylemek istemem ama bir gel-git yaşadığımı hatırlamıyorum. Öyküleri vaktimin kısıtlı olduğu zamanlarda yazdım hep. Bir oturuşta yazmışlık vardır hepsinde. Gök ekindir onlar. Tadı güzel olsa da daha pişmesi gerekir. Sözü azaltarak söylemek gerektiği için ve neredeyse her cümlenin vurucu olması gerektiği için ya da doğru ifadeyle anlatmak istediklerimi bu kaba sığdırmak büyük bir yetkinlik, ustalık gerektirdiği için çok devam etmek istemedim. Şuan öyküleri de çok sevdiğimi söyleyemem. Birinin yazdığı öykülerden bahsetmiyorum, form olarak. Roman daha geniş bir arazi. Ben geniş evlerde doğdum, çocukluğum büyük arazilerde top oynamakla geçti, ilk gençliğimde ormanlarda gezdim. Belki bunlardan sebep romanda daha rahatım. Rahatına düşkünlük beni buraya çekmiş olabilir. Ama diğer yandan roman yazmak için de rahatından olmak gerekiyor. Amaan ne bileyim işte.

  • Hüseyin Su’yun -umarım yanlış hatırlamıyorum- bir söyleşisinde “memur hayatından roman çıkmaz” meâlinde bir sözü vardı. Tabi hemen “ama falan var” gibi birtakım örnekleri hatırlatmak isteyenler olabilir. Bu cümlede dikkatin başka olduğunu düşünürüm: Türkiye şartlarında ortalama bir memurun maddî imkânları, yaşam standardı bellidir. O imkânlarda ve standartlarda kalburüstü bir dikkatin serpilmesi pek mümkün değildir. Basit anlamıyla bir de vakit problemi var ki hiç girmiyorum. Sen memur değilsin. Bugüne kadar yaptığın işlerin düşüncende, dolayısıyla öykünde ve romanındaki karşılığı ne oldu? Hayâtın romanlarına alan açtı mı?

Çalışmaya başladığımdan beri türlü işlerde çalıştım. Birçoğunun saati belli değildi. Memur olsam ne iyi olurdu. Sabah sekiz, akşam beş. Belki daha çok yazardım. İlk kitabımı yazarken mesaim çok rahattı. İkincisini yazarkense maişetimi kazandığım işyerinde yoğun bir dönemden geçiyorduk. Bu yoğunluğun üzerine en az iki saatim de yolda geçiyordu. Fakat iki durumda da kitaplarımı tamamlamak nasip oldu. Bence önemli olan kendi imkanını oluşturmak. Yani yazıya dökmekle ilgili bu şekilde.

Yaptığım işlerin ilgi alanıma etkisi ise umduğumdan fazla oldu. Dediğim gibi birçok farklı iş yaptım. Çay ocağında askıcılık yaptım. Vekil imamlık yaptım. Kitapçıda, kebapçıda, çocuk giyim mağazasında, inşaatlarda çalıştım. Hayatın birçok vechesini görmek bu şekilde mümkün oldu. Farklı hayatlara tanık oldum. Romanlarıma alan açtılar mı? Evet. Ummadığım kadar faydası oldu. Bazı yazarların kitapları için falanca yerde gözlem yaptığını, bir grupla yaşadığını, bir hayat biçimi hakkında bilgi sahibi olmak için çeşitli şeyler yaptığını okuruz, duyarız. Benim bu gibi şeylere ihtiyacım yok. Bu da bir parça çeşitli işlerde çalışmış olmaktan kaynaklanıyor. Bir parça da çeşitli meclislerde bulunmaktan kaynaklanıyor.

  • Gerçeklik meselesi farklı açılardan felsefeye de sanata da konu olmuş. “Gerçeklerden yola çıkmak” gibi netâmeli bir ifâde biçimi vardır. Onu kullanmak istemiyorum. Ama Bir Ayrılık’ı okurken bütünüyle olmasa da otobiyografik roman türünün imkânlarından yararlandığını sıkça düşündüm. Henüz yazmadığın üçüncü kitabını da dâhil ederek düşünürsen, Karac’oğlan Üçlemesi otobiyografik özellikleri baskın olan bir anlatı diline sahiptir diyebilir miyiz?

Bir Ayrılık’ta gözlemlediğin şey doğru. Hayatım, hayalim ve başkalarının hayatı var içinde. Bu üçünü harman ettim. Bu harman dolayısıyla anlatının neresinde ben benim, neresi başkalarının hayatı, neresi kurmaca biraz karıştı. Geriye dönüp baktığımda karıştırıyor olsam da ortaya güzel bir şey çıktığını düşünüyorum. Fakat Bir Yoksulluk’ta bunlar yok. O tamamen kurmaca. Bir Ölüm de o şekilde yazılıyor.

  • Bir Yoksulluk’un yayımı üzerine konuşuyoruz ama ben henüz Bir Ayrılık’ı okuduğum için sorularımı daha çok ilk kitabından hareketle soruyorum. Bir Ayrılık’ta çok dilli, sayıp dökmeci ama bunu yaparken kendine has bir şekilde hikmet dilini öne çıkaran, ilginç bir şekilde kara mizahın arkadan arkaya kendisini hissettirdiği bir anlatı var. Seni tanıyalı çok olmadı ama bâriz bir şekilde kara mizahın hayatında yer tuttuğunu düşünüyorum. Ama açık konuşmak gerekirse seni ilk tanıdığım vakit romanını okumuş olsaydım muhtemelen bu kitabı bu adam yazmış olamaz diyebilirdim. Çünkü umursamaz bir tavrın var hayâta karşı. İlk planda görünen bu… Ama yazdıkların ve hassâsiyet noktaların hayâtı çok derinden umursadığını düşündürüyor. Bu sözünü ettiğim hususlar bakımından bana zaman zaman Yunus Melih Özdağ’ı hatırlatan bir tarafın var. Yazıyla, düşünceyle entelektüel ilgilerle bağ kurmaktan ziyâde hasbî bir bağ kurmak noktasında meselâ… Temel belirleyeninin hasbîlik olduğunu düşündüğüm yazar ve şairlerde merak ettiğim yazıyla nasıl bir ilişki kurduklarıdır. Yazma süreci sende nasıl işliyor?

Hasbiliği bir övgü olarak alıyorum ve teşekkür ediyorum. Hayata bakışla alakalı bir şey bu. Sevmediğim şeyi yapmam çok zordur. Kimse yaptıramaz demeyeyim de sevmediğim bir şeyi yapmamak için her yolu denerim. Yazı yazmak da öyle. Yazmayı seviyor değilim. Sevdiğim bir şeyi yazmayı seviyorum. Kendisini yazdıracak bir şey olmadıktan sonra ille yazayım diye düşünmüyorum. Yazmak için bahaneler aramıyorum. Hatta yazmamaya bahane arıyorum. Şu an mesela hiç umurumda değil yazmak. Yazıyla ve yazmakla ilişki kurmuyorum yani. Yazı benimle ilişki kurmak isterse o zaman yazmaya yöneliyorum. Çünkü ben ona gittiğimde değil o bana geldiğinde daha sağlıklı bir münasebet kuracağımızı düşünüyorum. Mesela on beş gün öncesine kadar bu sene içinde hiçbir şey yazmamıştım. Adına istek mi deriz, dürtü mü deriz o her ne ise gelip beni bulmalı. Bana bir suret giydir diye talep etmeli. Hakk da bunu onaylarsa ona bir suret giydiririm. Alim biri olmadığım için ve yazdıklarım kimseyi birinci dereceden ilgilendirmediği için rahatım. Ben yazmasam başkası yazar. Sen yazarsın, falanca yazar. İnsanlar okuyacak bir şeyler bulur.

  • Kimleri okudun? Daha doğrusu, sende iz bırakan isimleri merak ediyorum. Sana kendisini sık sık hatırlatan bir roman, öykü, film var mı?

Çok fazla okuduğumu söyleyemem. Kendime yetecek kadar okudum. Bir ilk üstaddan bahsedeceksek benim için o kişi Sadık Yalsızuçanlar’dır. İlk öykülerimi ona gönderirdim. Okur, değerlendirirdi. Zaman zaman dinlemeye gittiğim, görüşlerine önem verdiğim, ağabeyim, üstadım ve daha bir sürü güzelliğin sahibi Mürsel Sönmez var. Bende iz bırakan isimlerden dünyada olanı azdır. Doğrusunu söylemek gerekirse roman yazıyorum ama romanlardan beslenmiyorum. Daha çok İslam klasiklerini okuyorum. İbnü’l Arabî hazretlerinin eserlerine bayılıyorum. Evliya menkıbeleri, hikmete, irfana dair eserler bana ilham veriyor. Yunus Emre, Mevlânâ, İbn Ataullah İskenderi, İbnü’l Arabi ve Ekberiyye’nin diğer temsilcileri, Feridüddin Attar, Hafız-ı Şirazi gibi büyük şahsiyetler bende iz bırakıyor.

Hayatımın tam ortasında bir roman yok henüz. Klasiklerden ziyade daha yenileri ilgimi çekiyor. Güray Süngü’yü seviyorum. Calvino, Fuentes, Beckett, Orwell, Hermann Broch var sonra. Daha çok isim saymam lazım fakat söylediğim gibi çok okumuyorum. Çünkü maişetimi okumaktan kazanıyorum ve işten arta kalan zamanda yan gelip yatmaya bakıyorum.

Öyküde Sadık Yalsızuçanlar’ın Kuş Uykusu kitabını unutamam. Ciğerimdeki bir yara gibi durur. Ülkemizde öykü alanında saygı duyduğum isimler var. Aykut Ertuğrul bunlardan biri. Remzi Şimşek ve Post Öykü ekibini takdir ediyorum.

Filmde sık sık hatırladığım Söğüt Ağacı var. Nacer Khemir’in Çöl Üçlemesi’nin her birini ne zaman hatırlasam içim yerinden oynar. Mandarinid var Urushadze’nin. Asgar Farhadi’nin benim ilk kitabımla adaş filmi ve diğerleri, Kiyarüstemi’nin bütün filmleri bende derin tesir bırakan şeyler.

  • Sormasam olmaz, Türkiye ne durumda? Neredeyiz yâhut nereye gidiyoruz?

Türkiye iyi durumda. Kendisini ısıracak bir düşmanı olmayan makhur olur diye bir söz vardır. Şükürler olsun ki bir değil bir sürü düşmanımız var. Bu bizi diri tutacaktır inşallah. Hiçbir şey hakkında tedirgin değilim. Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.

Değer verip benimle röportaj yaptığın için teşekkür ederim.

  • Estağfurullah. Ben teşekkür ederim.

Söyleşi: Hasan Hüseyin Çağıran

Bir Cevap Yaz