28 Şubat Üzerine İki Tez 12

28 Şubat Üzerine İki Tez


Geçtiğimiz cuma günü (1 Mart 2019) SETA’nın organize ettiği ve Eyüpsultan belediyesinin ev sahipliği yaptığı panelde 28 Şubat iki ayrı oturumda masaya yatırıldı. Eğitimden dış politikaya, güvenlik sektöründen ekonomiye kadar sürecin farklı alanlardaki yansımalarının ne olduğu tartışıldı. Konuşmacılar sunumlarıyla bir anlamda hafızaları tazeledi. Geçmiş zamanın ne kadarının geçmişte kaldığı üzerine önemli sorgulamalar yaptılar.

*

Konuşmaların ekseriyetinde Batı’yla kurulan bağımlılık ilişkisinin mahiyetine işaret edildi. Osmanlı’nın son yüz yılında etkisini daha net hissettiren, Cumhuriyet’le birlikte kurumsal bir nitelik kazanmaya başlayan bu bağımlılık ilişkisinin darbelerle nasıl güncellendiğine, Cumhuriyet elitlerinin sahip oldukları Batıcı formasyonun dışavurumu olarak kendi çıkarlarını Türkiye aleyhine nasıl merkezde tutmaya çabaladıklarına yönelik yapılan değerlendirmeler hiç kuşku yok ki önemliydi. Bu değerlendirmeleri önemli bulmakla beraber bir noktada günümüz Türkiye’sinin esas problemini konuşmamızı ertelediklerini düşünüyorum. Bugünün problemi, bilhassa 15 Temmuz sonrasında etkisini her geçen gün daha da hissettiren, 15 Temmuz’da sokakları dolduran insanların iradesini ıskartaya çıkararak o günü ortodoks Kemalizmin bütün ezberlerinin güncellendiği bir başlangıç tarihi haline getiren militarist Avrasyacı tahakküm… Bu siyaset damarı Cumhuriyet’in kuruluş tecrübesindeki bütün yanlışları iman derecesinde savunuyor. Bu savunu bugün de bütün dini temayüllerin kökünü kazıma hırsıyla açığa çıkıyor. Aynı şekilde 60 darbesini de, 28 Şubat’ı da onaylıyor ve bugünün iktidarına da kendilerini var ettiğini söyledikleri 28 Şubat’ı yapanlara müteşekkir olmaları gerektiklerini telkin ediyorlar. Siyasete “Batı karşıtlığı”na indirgenmiş, sözde “yerli ve milli” bir retorikle alan açıyorlar. Beka sorunu, vatan müdafaası temel gündem olarak aksettiriliyor. Halbuki kendi varlıklarını Türkiye’nin bekasının yegâne teminatı olarak görme hastalığıyla söz almaktalar. İşte, “bağımlılık ilişkisi”ni Batı endeksli düşünme yanılgısı ya da –şartları göz önünde bulundurarak söyleyecek olursam– mecburiyeti geleceğimiz konusunda bizleri yanıltıyor. Pentagon’a, NATO’ya, Brüksel’e karşı Ankara’dan yükselen her ses coğrafyamızda bağımsızlığın müjdesi olarak yankılanıyor. Oysaki ekonomiden enerjiye, iç siyasi kamplaşmalardan dış politikanın seyrine bakarak denilebilir ki gelişmeler, bir bağımlılık ilişkisinden bir başka bağımlılık ilişkisine yöneldiğimizin ispatı niteliğinde.

Bu noktada panelde kayda değer iki değerlendirmeden ilki Ali Aslan’dan geldi. Aslan yaptığı kısa konuşmada 28 Şubat’ın “Anayasal meşruiyeti olan, demokratik bir darbe” olduğuna işaret etti. Konuşmasının sonunda 28 Şubat’ı gerçekleştiren aktörlerin yargılanarak –her ne kadar temyizde olsa da– mahkûm edildikleri gerçeği üzerinden bu durumun söylediğiyle tezat teşkil edip etmediği sorulduğunda verdiği cevap daha da önemliydi. Aslan, otoritenin Anayasa olduğunu siyaseten güç dengelerine göre bu yargılama sonuçlarının her an değişebileceğini, aynı bağlamda her an aynı temele dayanarak bir darbenin tekrarlanabileceğini de ifade etti. Aslan’a yöneltilen ikinci bir soru ise darbeye dayanak yapılan 174. Madde’nin değiştirilip değiştirilemeyeceği hususu oldu. Aslan söz konusu maddenin “Anayasa’nın kalbi” olduğunu, bunda bir değişimin uzlaşıyla değil ancak empoze edilerek, bir devrimle mümkün olabileceğini belirtti. Son zamanlarda Kemalistlerin sesinin siyasetin tayininde yüksek çıkmasının bu temelin ifade ettiği anlam anlaşılarak doğru değerlendirilebileceğini söyledi.

28 Şubat’a olur veren bağlamın mahiyetine ilişkin konuşmadıkça
“tali kazanım”lar üzerinden 28 Şubat’ı yadetmenin anlamı olmadığını düşündüğüm için bu değerlendirmeleri çok önemli buluyorum.

Ancak Aslan’ın bir noktada meselenin ucunu ilginç bir şekilde açık bıraktığı kanaatindeyim. Aslan, AK Parti’nin Anayasa’daki söz konusu maddenin değişimine yönelik bir iradeyi neden göstermediğini bilmediğini söyledi. AK Parti’nin bu iradeyi göstermediği mi, yoksa gösterecek bir konumda/güçte olmadığı mı sorusu üzerinde düşünmeye değer bir soru.

Dikkat çekici bulduğum değerlendirmelerden ikincisi ise Zeliha Eliaçık’ın Holokost örneği üzerinden dile getirdiği düşünce oldu. Eliaçık, Holokost’un kendi siyasetini, edebiyatını, düşüncesini oluşturabildiğini, buna benzer şekilde 28 Şubat’ın da kendi hafızasını entelektüel olarak gündem haline getirebilmesinin önemini vurguladı. Bu, bir anlamda dönemle sahici bir hesaplaşmanın, Müslümanların kendileriyle esaslı bir şekilde yüzleşmelerinin yolu olarak da okunabilir. Çünkü sadece 28 Şubat’ın değil modernleşme tecrübemizin, siyasi buhranlarımızın kültürel sanatsal karşılığı çok sınırlı.

*

Vardığımız noktada, bir kampın yanlışlarını onaylamaksızın konuşabilme imtiyazımız elimizden alınmak isteniyor. Herkes sırtına birilerince yüklenmiş yargıların hamallığını yapmaya mahkûm addediliyor. Bir siyasi tavrı, herhangi bir kampın yanlışlarının hamallığını yapmadan benimseyebilmenin imkânına olan inancımı yitirmek niyetinde değilim.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. HAZIRKITA'nın genel yayın yönetmenliği görevini yürütüyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz