Daha Fazla ARŞİV
Mustafa Şahin |  1980 öncesi gençlik, “Dava delisi” bir kuşağın hüzünlü öyküsü 33

Mustafa Şahin |  1980 öncesi gençlik, “Dava delisi” bir kuşağın hüzünlü öyküsü

ÜLKE (haftalık dergi) | 8 Haziran 1996 

12 Eylül 1980 kuşkusuz bir kıyımın adıdır. Üzerinden 15 yılı aşkın bir süre geçen 12 Eylül üzerine, bugüne kadar sayısız yazı kaleme alındı, sayısız kitap yazıldı. 12 Eylül’den aktif siyasetin ve kitlesel aksiyonun öznesi olan yüzbinlerce genç, aradan geçen 15 yıl boyunca direkt ve dolaylı olarak lanetlendi. Kendini, ülkesine, bağımsızlığa, özgürlüğe, inanca adamış idealist ve gözü kara bir neslin kanları üzerinde politika yapanlardan, ihtilalci paşalara kadar herkes ama herkes onları lanetleyip durdu. Onlar ise ne kendilerini savunabildiler, ne de bir defacık olsun “hayır” diyebildiler. Belki onlar adına başkaları yıllar yıllar sonra “uçurtmayı vurmasınlar” diyeceklerdi ama, uçurtma çoktan yere düşmüş olacaktı.

Ne TBMM çatısı altında “idamları” için “evet” diye kalkan eller, ne hapishaneler, ne de sürgünlerdi onları yılgınlığa, suskunluğa, içe kapanmaya, şizofreniye, melankoliye ve savunmasız kalmaya iten sebepler. Belki de bu kuşağın onca yıl lanetlenmesinin nedeni, o kuşağın efsane isimleri, büyük kahramanları ön plana çıkarmadan kitlesel bir tavır sergilemesiydi. 12 Eylül gecesinin sabahına kadar her gün, şafağı elleriyle söken 1980 öncesinin solcu, ülkücü, akıncı gençlerinin o gün bütün rüyaları çalınmıştı; bütün kurguları altüst olmuş, bütün tutamakları ellerinden alınmıştı. 11 Eylül günü, zafer ile aralarında kıl payı mesafe varken, 12 Eylül günü insansız adamlara mahkum edilmiş Robinson’lardı. Hepsi gençti. Dünyayı bilmiyorlardı. Martı Jonathan gibi diledikleri kadar yükseklerde uçabiliyorlardı ama, radarlarla izlendikleri akıllarına bile gelmiyordu. Uçabiliyor ama yüzemiyorlardı. Yerin çekim kanunu, suyun kaldırma gücü, kerrat cetveli onlar için yalnızca kitabi bir bilgiydi. Rasyonel değillerdi. Hepsi irrasyoneldi.

Kendilerinden sonra gelecek “rasyonel eylül kuşağı”nın zırnık kadar ilgi duymayacağı boyutlarda irrasyoneldiler.

Arkadaşlarından ödünç aldıkları parkaların ceplerinde en küçüğü “ay dede” büyüklüğünde kocaman dünyaları vardı. Milyonlarla kucaklaşıp milyonlara verecekleri büyüklükte dünyalar. Onların dünyasında her şeyden önce “bağımsızlık” vardı. Bağımsızlığa hepsi kendi söylemleriyle aynı vurguyu getiriyorlardı. Duvarlara “bağımsız Türkiye” sloganını yazan her genç kan kalesinin burcuna bayrak dikmiş bir cengaverdi. “Farklı olana tahammülleri yoktu”. Çünkü, “Tek yol” vardı. “Tek yol devrim”di. “Tek yol İslam”dı. “Tek yol milliyetçilik”ti. “Faşizme ölüm”dü. Çünkü faşizm monark rejimiydi. “Komünizme ölüm”dü. Çünkü Komünizm hürriyetsizlikti. “Kurtuluş İslam’da”ydı. Çünkü İslam ne bir ırkın egemenliğini, ne bir sınıfın egemenliğini kabul ediyordu. “İslami hareket engellenemez”di. Çünkü “kanımız aksa da zafer İslam’ın”dı. Ecevit de, Erbakan da, Türkeş de “vur de vuralım, öl de ölelim”di. “Erbakan, komutan akıncı asker”di. Hele Başbuğ öyle bir komutandı ki, “öl” dese oracıkta ölünürdü. “İşte Filistin, İran, Pakistan / Zafere bir adım kaldı Müslüman” marşı zaferle ümmetçi gençlik arasındaki bir adım mesafede, kendini milyonlarca şehidin kucağına atmaya hazırlanan inanmış gencin sıla türküsüydü. Grupların hepsi “bir ölürüz bin diriliriz” diyorlardı ve gerçekten de öyle oluyordu. Toplu bir kıyım ise kimsenin aklının alacağı şey olmadığı için kimsenin aklından geçmiyordu.

Günler ne günlerdi.

Vietnam’ın anısı solcuları, Kırım ve Kerkük’ün acısı ülkücüleri, Mısır, Filistin, İran ve Afganistan’da tutuşan alev ümmetçi akıncıları Misak-ı Milli sınırlarının dışına çıkarıyor, solcular Pol-Bir’ci polis kuşatmasını Enternasyonel Marşının ruhu ile ülkücüler Pol-Der’ci polis kuşatmasını İstiklal Marşı’nın ruhuyla yarmaya, durdurmaya çalışıyorlardı.

“Seyyit Kutup MSP’li bir yazardır

Necip Fazıl ile Nazım Hikmet bitmez tükenmez kaynaklardı. Efsaneleri, hapishane anıları, şiirleri milyonlarca genci dağa kaldırırdı. NFK’nın zehir zemberek “rapor”larının onun tarafından kaleme alındığına gökkube yıkılsa tek bir akıncı genç inandırılamazdı. “Komünistler Moskova’ya” en büyük küfürdü. A. Kaplan’ın dediği gibi, kim bilebilirdi yıllar sonra “Komünistler Moskova’ya” diye haykıran gençlerin komünistlerden çok önce Moskova’ya export-import işler için gideceklerini? “Devrimle yatıp devrimle kalkıyorduk” diyen Orhan Karakuş gibi inanmış bir komünistin “1980’den önce Marks, Engels, Lenin okurken”, 1980’den sonra”Kafka, Fromm, İncil, Kur’an okuyabileceğine” o yıllardan bir tanık getirilse kim inanırdı. “Seyyit Kutup diye bir yazardan söz ediyorlar abi, okuyalım mı?” diye icazet isteyen ülkücü bir lise başkanına, Ülkü Ocakları başkanının “Okumayın, Seyyit Kutup MSP’li bir yazardır” cevabını verdiği o günlere bugünden bakıldığında her şey ne kadar da tuhaf görünüyor. Bu yüzden olacak 80 öncesi kuşağı ve kendi bireysel öyküsünü Ülke’ye anlatan Ökkeş Şendiller, “kültürel eksiğimizi cezaevinde tamamladık” diyor.

Zaten BBP hareketi de cezaevinin rahminde doğup dışarı çıktığında, “biz içerdeyiz fikrimiz iktidarda” diyerek 12 Eylül generallerine selam duran Albay’a kafa tutan bir hareket değil miydi? Aynı şekilde ÖDP’nin eski THKP-C geleneğinden Kurtuluşçu militanı, şimdinin ÖDP Parti Meclisi üyesi Orhan Karakuş da “1980 öncesinde farklılıklara, kendi içimizdeki farklılıklara tahammülümüz yoktu” dediği o yılları değerlendirirken “bugün ÖDP farklı olanları bir araya getirerek 80 öncesi dönemin de bir özeleştirisini getiriyor” diyor.

“12 Eylül öncesi gençliğin her biri kendi ideolojisinde bir Şamil Basayev’di”

1980 yılında mikrofonu eline aldığında binlerce Akıncının ayağını yerden kesen, çıkardığı sergilerin binlercesini kendi eliyle satan, 12 Eylül’den sonra Diyarbakır uçağını İran’a kaçırırken yakalanan Ömer Yorulmaz gibi bir efsane ismin yıllar sonra “o zamanki dava arkadaşlarımız şimdi nerde” sorusuna Şura, Tevhid dergileri çıktığı günlerde cevap olarak klimalı arabalarda, sistemin telsizleriyle hava atıyorlar diyeceğini kim düşünebilirdi. Ve 11.5 yıl hapishanelerde gençliğinin en önemli yıllarını duvarlarla konuşarak geçiren Ömer Yorulmaz onca zulümden sonra o kuşağın idealizmini, coşkusunu, aşkını ve adanmışlığını, o aşk ve idealizmden hiçbir şey yitirmemiş olarak ne kadar iyi ifade ediyor. Hiçbir ideolojik ayrım yapmaksızın “12 Eylül öncesi gençliğin her biri kendi ideolojisinde bir Şamil Basayev’di” diyor. 25 yaşında girdiği hapishaneden 37 yaşında çıkan Yorulmaz, bugün bile hayatını değerlendirirken 1978’de şehit edilen can yoldaşının arkasında şöyle hayıflanıyor: “Metin Yüksel daha şanslıydı. Bunca pisliğin içinde, insanın kendini koruması her zaman mümkün olmuyor. Metin hayatında bir çek bile imzalamadı. Bir senet bile imzalamadı.” Geçen gün mezarlığına gittiğimde “Vallahi Metin köşeyi sen döndün” demiş Yorulmaz, Metin Yüksel’in o dönemki arkadaşlarının çoğunun bugün, trilyoner olduklarını telefonda anlatırken hıçkırıklarını tutamıyor. 1980 öncesi için, “O dönemin gençliği harika insanlardı” diyen Ömer Yorulmaz, bugün için, “Konya’da İsrail uçakları uçarken insanları “Allahu Ekber” diye bağırtmıyorlar” diye hayıflanıyor.

“Tanrı dağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman olmak”

Sosyoloji bölümleri vardı. Mualla Hanım gibi öğrencileri de vardı ama bir ideoloji olarak Sosyolojim yoktu. Her şey şimdiki kadar kolay tanımlanmıyordu. Tanımlansa, o kitlesel aksiyon ruhuna, ölüsevici bir kuşak ya da toplumsal bir histeri hali, bir cinnet hali denebilirdi. İyi ki de sosyolojizm yoktu. 1980 öncesi kuşağı ve o kuşağın bugünkü durumunu, o günlerin bütün sıcaklığını yaşayarak ve bugün analitik bir sosyolog serinkanlılığıyla, cinsiyet ilişkileri de dâhil olmak üzere Ülke’ye değerlendiren Mualla Türköne’nin değerlendirmesi aşağı yukarı dönemin karakteristiğini yansıtıyor. Türköne “sağcılar artık sahnede değil balkonda” derken, 80’den önce içinde yer aldığı ülkücü hareket ile solcuları “bütün kana bulanmışlıklarına, bütün kör dövüşlerine rağmen İslamcılardan daha onurlu, daha sıcak ve daha temiz” görüyor. Herhalde İslamcıların da liderleri hapse gönderilip fikirleri iktidara gelseydi, onlar da arada geçen 15 yıldan sonra balkonlarında aynı hoş görüntüyü dile getirirlerdi.

Gerçekten ne yaman bir çelişkiydi, İslamcılarla ülkücülerin çatışmaları İslamcılarla solcuların çatışmalarından daha çetin olurdu. Türköne’nin sevimsiz bulduğu İslamcılar, gerilim hattının biraz uzağında, şiddetin ötekiler kadar içinde olmadıkları için “korkak” olmakla, hatta içi kızıl, dışı yeşil karpuza benzetilerek suçlanıyorlardı. Oysa ülkücüler hem daha çok Müslüman hem daha çok Türktüler. Yani, “Tarnı dağı kadar Türk, Hıra dağı kadar Müslüman”dılar.  Öncelik Müslümanlıkta mı Türklükte mi tartışması kırılması en zor çetin cevizdi. Ulus devlet tartışmaları yoktu ve herkes sistemi değiştirme üzerine vurgu yapıyordu ama, “milli devlet güçlü iktidar” sloganı da her dönemde fikirleri iktidarda olacak kurbanların en yaygın sloganları arasındaydı.

Beslenme kaynakları herkes için aynıydı. Sloganlar, bildiriler, afişler ve protest renklerle duvarlara yazılan hüküm cümleleri, cilt cilt kitaplardan daha çok doyurucuydu.

Evet solcusuyla, ülkücüsüyle, İslamcısıyla “dava delisi” gençliğinin “yitik” bir kuşak olup olmadığı tartışılabilir ama “kurban” edilmek istendiği tartışılamaz.  Yıl boyunca lanetlenmeler onların yüreklerinde derin yaralar açtı. Onlar “kayıp”larıyla, “yitik”leriyle birlikte yaralarını sardılar. Yeni kuşaklarla aralarındaki iletişim bozukluğunu gidermeye çalışıyorlar. Yeni kuşakların reflekssizliği onları kahrediyor. Bugün bile “ihtilal mazereti” olarak takdim edilmeleri, kabuk bağlayan yaralarını yeniden kanatıyor. Onlar yolda yakalandılar ve erken yoruldular. Onları yoranlar, koşu atı olarak hipodroma sürenler, bugün de siyaset sahnesinin tribünlerinde kendilerine ait birinci sınıf yerlerde yerlerini koruyorlar.

Onlar ise boğazlarında düğümlenen hıçkırıklarla, yarım kalan son sloganlarıyla ve parçalanan rüyalarıyla çalınmış gençliklerine mi, yoksa ülkelerinin kaybettiği koskoca 15 yıla mı yanmaları gerektiğini kestirmeden, tutunabildikleri kadarıyla hayatın kıyıcılığında “hayatın kıyıcılığı”nı anlamlandırmaya çalışıyorlar. Aslında bu sürecin bittiği de söylenebilir. Kendilerini kaybetmeyenler, can dostlarının mezarlarını ziyaret edip köşeyi “şehit” olarak dönen arkadaşlarının arkasından hala ağlayabiliyorlar.

Bunca kirlenmişliğin, bunca sisin ardından 11 Eylül 1980 gecesi, düşlerinin ardından giden o gözüpek kuşağa bakınca, onların illa ki tanımlamak, isimlendirmek gerekmiyor. “Ya tahammül ya sefer” ikileminde “dergah”ı, “teşkilat”ı, “derneği”, “ocağı”, “oba”yı, “örgüt”ü, “sendika”yı, “parti”yi beklemediler diye de kimse onları kınayamaz. Onların her biri birer Kerim’i. Dava delisi bir gençlikti.

Yayına Hazırlayan: Hasan Hüseyin Çağıran

Bir Cevap Yaz