Daha Fazla Genel
Öylesine Şeyler

Öylesine Şeyler

1 Ağu, 2017
Türkiye’nin Sağlık Sorunu 2

Türkiye’nin Sağlık Sorunu

2016’da “yoğun kaşınma ve sararma” nedeniyle hastaneye giden anneme koyulan teşhis “klatskin tm” oldu. Konya’da, Meram Tıp Fakültesi’nde genel cerrahi profesörü doğrudan annemin yüzüne geçireceği ameliyatın ne kadar ağır olduğu, hatta iki ayrı ameliyat olabileceği, astım ve şekerinin olmasının ameliyatı ne kadar zorlaştırabileceği gibi hususları tek tek anlattı. Koridorda hocaya bir hastanın yüzüne karşı hastalığının tüm detaylarının anlatılmasının ne kadar doğru olduğunu kelimelerimi özenle seçerek sordum. Doktor hastaya her şeyi söylemenin doğru olmadığını annemin durumunun (daha fazla detay vermek istemiyorum) çok ama çok ağır ve hayati riskinin oldukça yüksek olduğunu söyleyerek karşılık verdi. Yani kendisine sorulan her soruda vites artırarak ve çok daha karanlık tablolar çizerek cevap veriyordu.

3 yıllık bir süreci, bu süreçte annemin olduğu ameliyatları bir bir anlatacak değilim. Meselem kısaca şu: Doktorların pervasızlığı, her durumda kendilerini haklı konumda görmeleri ve hasta ve hasta yakınlarına sürekli surette lütufta bulunuyormuşçasına yaklaşıyor olmaları… Bunun istisnaları yok mu? Elbette var. Bir örnek verebilirim. Ankara İbn Sina Tıp Fakültesi’ndeki genel cerrahi profesörü olan Acar Tüzüner. İşini titiz bir şekilde takip eden, verdiği saatte yerinde bulunabilen, kendisine rahatlıkla ulaşılabilen ve son derece nezaket sahibi bir doktor… Annemin rahatsızlığı sürecinde karşılaştığım doktorlar arasında bir tek onun için bunu söyleyebiliyorum.

Ankara’daki ameliyat sonrasında kemoterapi süreci başladı. Bunun için evvela İbn Sina Tıp Fakültesi’nin ilgili bölümünde kontrol süreci başladı. İlk şaşkınlığımı orada yaşadım. Kanser hastaları doktorların kapısının önünde saatlerce sıra bekliyorlardı… Bir sistem oluşturarak zaten hastalığın belini büktüğü bu insanlara karşı en ufak bir özel ihtimam gösterildiğine şahit olmadım. Diyarbakır’dan gelen bir hasta yakını doktorun verdiği tarihte kontrol için kalkıp Ankara’ya geldiklerini ama doktorun hiçbir bilgi vermeden yurt dışına çıktığı bilgisini aldıklarını anlatmıştı. Bu gibi durumların insanlarda ne büyük acılar bıraktığını okuyunca anlamak, yazarak anlatmak mümkün değil. Canınız yanmayınca anlaşılmıyor. Allah insanlara bunları yaşatanları benzer şekilde sınasın isterim.

Daha sonra tedaviye Konya’da devam edilmesi gerektiğini düşündük. Çünkü gelip gitmesi, tedaviyi takip etmesi çok zordu ve annemin rahatsızlığı uzun mesafeler kaldıracak türden değildi. İki haftada bir Meram Tıp Fakültesi’nin onkoloji bölümüne kontrole gittiğimiz zamanlarda yine Ankara’dakine bezer bir “bekleme” süresiyle karşılaşılıyordu. Sabahın yedisinde gidip kan veriyorsunuz, sonra saat on bire, on ikiye kadar hocanın gelmesini bekliyorsunuz.

Neyse, annem Konya’da değişik operasyonlar geçirdi ve bir süredir rahatsızlığı iyice arttı. Bir süre önce doktorlar annemin ağrılarının ciddi şekilde artması üzerine ışın tedavisi alması gerektiği yönünde kanaat bildirmişler. Babam annemi kaldırmış ve birlikte aşağı kata tedavi için inmişler. İki ayrı cihazın aynı anda bozulduğunu öğrenmişler. Aradan geçen bir haftaya rağmen durumda bir değişiklik yok. Daha sonra da idrar ve kan tahlili için örnek isteyip ertesi gün kaybedildiği için tekrar istenildiğini öğrendim. Odaya giren doktorlar “bütün hasta yakınları dışarı” ihtarı vererek giriyor ve doğru düzgün açıklamadan yapmadan çıkıyor… Bu nasıl iştir? Bir soru sorduğunuzda “Doktor musunuz?” gibi cevaplarla karşılaşabiliyorsunuz.

Ankara İbn Sina Tıp Fakültesi’nin binasını da unutmamak lazım. 2016’da kış aylarında kaldığımız süre boyunca inanılmaz tablolarla karşılaştım. Sağlıklı bir insanın o hastane ortamında sağlığını muhafaza ederek bir hastaya refakat edebilmesi bile çok zor. Pencereler doğru düzgün kapanmıyordu. Isıtma sisteminde ciddi problemler vardı. Yemekler o kadar kötüydü ki doktorlar dahi bizleri yakınlarda iyi çorbacılar var diyerek hastane dışına sevk ediyordu. Uyumak için açılır kapanır koltuklar bizim orada olduğumuz günlerde odalara dağıtılmıştı. Tüm koridor ortak tuvalet ve lavabo kullanıyordu. Asgari düzeyde bir temizlik yapıldığını söyleyebilmek güç…

Bunları uzun uzun düşünerek daha derli toplu yazabilmeyi isterdim. Fakat düşünebilecek ve itidal gözetebilecek bir noktanın ötesine hızla sürükleniyoruz. Bütün doktorları hedef tahtasına oturtup yaylım ateşi altına almıyorum. Genel bir anlayışsızlık ve hesap vermeme tavrı hastaneleri gittikçe çekilmez kılıyor.

Sağlık çalışanlarına yönelen şiddetin sebeplerini sadece hasta ve hasta yakınlarının cahilliğine, kepazeliğine bağlama kolaycılığı ciddi bir sorunu görünmez kılıyor. Hastaneleri, cihazları yenilemenin vaadettiği “iyileşme” insan onuruna yakışmayan muamelelerin ve işinin ehli olmayan çalışanların gölgesi altında bir kayıtsızlık ve zulüm düzeni çıkarıyor ortaya.

Hasta ve hasta yakınının elinden gelen hiçbir şey yok. Kurumlara, şahıslara yapılan başvurular sistem içerisinde eritiliyor. Herhangi bir ihmalkârlığın, kötülüğün hesabı sorulamıyor.

Ankara ve Konya’da hastanelerin, kanser hastalarının içinde bulunduğu tablo bu kadar acıysa tablonun bütününü düşünmek dahi istemiyorum. Hastanelerin genel şartları ayrı, genel olarak doktorundan hasta bakıcısına sağlık çalışanlarının sorgulanamaz iş yapış tarzı ayrı bir sorun olarak önümüzde duruyor.

Sonuç alınabileceğini bilsem, bu yazıyı yazmak yerine, ilgili kişileri ilgili makamlara şikayet etmeyi tercih ederdim. Yahut içinde bulunduğumuz çaresizlik içinde “Allah onları ıslah etsin” diye dua edebilmeyi isterdim. Duam şu: Hasta ve hasta yakınlarını kriz içerisine sürükleyen, çaresiz bırakan sağlık çalışanlarının ve kulağının üstüne yatan yöneticilerin benzer hastalıklara dûçar olarak benzer muameleler ile karşılaşmasını dilerim.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. HAZIRKITA'nın genel yayın yönetmenliği görevini yürütüyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz