Türkiye Deyince 21

Türkiye Deyince

 

Handan İnci’nin Ayfer Tunç’la yaptığı nehir söyleşi kitabı “Ayfer Tunç’la Karanlıkta Kelimeler” birçok bakımdan ilgi çekici. Tunç’un yazar kimliğini, meselelere bakışını olabildiğince bütünlüklü bir şekilde sunma çabası İnci’nin sorularında kendini gösteriyor. Kitabın, Türkiye ve özelde Türk edebiyatı üzerine düşünenler için zihin açıcı bir tarafı olduğunu söyleyebilirim.

Kitabın genel bir tahlilini yapmak niyetinde değilim. Dikkatimi çeken ve beni yaralayan bazı hususlar var ki Tunç’un bunları böylesi ruhsuz ve doğallıkla söyleyebiliyor olmasına şaşırıyorum.

Tunç, Türkiye söz konusu olduğunda hayli karamsar, karamsar olmanın ötesinde –üstelik toplumla birlikte– bütün Türkiye’ye neredeyse bir ümitsiz vaka örneği olarak yaklaşıyor. İstanbul’dan bahsederken duyduğu heyecanın yerini Türkiye’den bahsederken bir kasvet alıyor. Mesela “Ülkeme dair şükredecek fazla bir şeyim yok ne yazık ki ama İstanbul’da yaşadığım için her gün şükrediyorum” gibi absürt bir cümle kurabiliyor. Yine aynı bahiste “Türkiye’den bahsedildiği zaman etkilenmem ama İstanbul’dan bahsediyorsak iş değişir” yorumunu yapabiliyor.

Toplum bahsindeyse baskın bir “ikiyüzlülük” eleştirisi göze çarpıyor. Tunç’un “ülkeme olan umudumu kaybetmeme yol açıyor” dediği nedenler arasında şiddetin “bu” toplumun dokularında rahatça yer ediniyor olması, çok kolay nefret geliştirebilmesi ve cinsellik konusundaki hastalıklı ruh hali gibi sebepler yer alıyor. Tunç’a göre –“İkiyüzlü Cinsellik” kitabı bağlamında söylüyor– toplumda ikiyüzlülük sandığında çok daha yaygın ve ikiyüzlülükleri insanları rahatsız etmiyor.  Bir de değişik yerlerde yazarın “azınlıklar” konusundaki hassasiyeti dikkat çeliyor. Mesela Kıbrıs Barış Harekâtı döneminde sokaklarda kol gezen “Rum nefreti”,  “şiddet dolu milliyetçilik” ve 1915 “Ermeni katliamı” gibi konularda çok hassas…

Türkiye ve toplum eleştirilerine bakarak Tunç’ta derin bir kimlik krizinin izlerini sürebileceğimizi düşündüm. Çünkü bir insanın yaşadığı topraklara karşı şükür hissi taşımaksızın nasıl var olabileceğini anlayamıyorum. Herhangi bir insandan ve herhangi bir toprak parçasından söz etmiyorum. Türkiye’yi vatan kılan irade nevzuhur bir iradeymiş, Türkiye herhangi bir toprak parçasıymış, bu coğrafyanın insanı da milletlerden bir milletmiş gibi konuşamam. Türkiye’den bahsediyorum. Yani iyisiyle kötüsüyle, her şeyiyle kendimizden bahsediyoruz. Bunları söyleyerek bir ulus devlet övgüsü yapıyor değilim. Deli gömleği gibi bize giydirilen, suni sınırları ifade eden bir yapıyı günahlarıyla birlikte başımın üstüne almıyorum. Bunlar ayrıca ele alınması gereken konulardır.

Peki, toplumun ikiyüzlülüğü bahsinde Tunç’un hiç mi haklılık payı yok? Elbette var. Fakat burada mesele eksende olanın ne olduğunu görüp görmeme meselesidir. Eksenimizi ikiyüzlülük mü oluşturuyor diye düşünmemiz lazım. Burada da toplum müdafaasına soyunmuyor ve popülizm yapmıyorum. Düşüncem o ki Doğu’nun ve Batı’nın erdemleri de insanı her vâdide şaşkın şaşkın dolaştıracak yanlışları bu topraklardadır. Bünyemiz derin bir yarılmanın, zihnimiz asırlara yayılan bir travmanın tesiri altındadır. İlginç olan şu ki Tunç bu yarılmanın, travmanın nedenleri üzerine düşünürken hiç ama hiç Cumhuriyet’in kanlı bir siyaset ve kültür kıyımına meze edilen ilk on yıllarına uzanmıyor. Eksene sürekli olarak yaşadığımız yarılma ve travmanın sonuçları olan tekil örnekleri –isterse yüzlerce olsun– alarak bir felaket anlatıcılığı yapıyor. Ayrıca azınlıklar konusunda gösterdiği hassasiyetin binde birini bu topraklarda asırlardır varlığını sürdüren, Türkiye’yi var kılan ama iradesi politik ve kültürel olarak –iktidarlar değişse de– sümen altı edilen insanlara göstermiyor. Onlar “ikiyüzlü”lük bahsinin aktörleri olarak ortada… Halbuki azınlıkların güdümlü siyasal çalışmalarının başlarına birçok belanın gelmesini nasıl tetiklediğini göremiyoruz Tunç’un değerlendirmelerinde. Özeleştiri ve “ikiyüzlülük” bahsinin azınlıklara bakan tarafı yok.

Ayfer Tunç’un Türkiye’ye ve topluma bakışındaki hıncı “tecime elverişli”lik ile açıklamak kolaycılığa kaçmak olur. Bu düşünme biçimi, birçok örneğiyle beraber, temelleriyle birlikte üzerine düşünmeyi gerektiriyor.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz