Suçlu Biziz! 37

Suçlu Biziz!

 

Bugün eğitim camiası ne çekiyorsa okul ve sınıf ortamından habersiz “uzmanlar”dan çekiyor. Okul ve sınıf ortamından habersiz “uzmanlar” hâliyle yetkilileri de yanlış bilgilendiriyorlar. Millî mânevî değerlerimizle bağdaşmayan, kültürümüze yabancı bir formasyonu takip ediyorlar. Asparagas haberler üreterek masa başında savaş muhabirliği yapan, oturduğu yerden hâdiseleri şekillendirmeye çalışan gazeteciler gibi eğitimi tâbir caizse ifsat ediyorlar. “Uzmanlar”ın bu kadar bol olduğu bir ülkede niçin eğitim sistemimizin problemlerine etkili bir çözüm üretemiyoruz? Niçin her sene sınav sistemi değişiyor?

Ben 32 yıllık bir öğretmen olarak ahlâk ve âdâbın günden güne zayıfladığını görüyorum. Birçok öğretmen arkadaşın değil ders anlatmak, sınıfta öğrenciye hâkim olmakta zorlandığını ve gürültüden ders anlatamadığını görüyorum. Eskiden medreselerin giriş kapısında bir levhaya yer verildiği nakledilir: “EDEP YÂ HÛ

*

Bugün elinden tüm yetkileri alınmış, hiç bir yaptırım gücü kalmamış öğretmenler köşeye sıkıştırılarak günah keçisi îlân ediliyor. Öğretmen her şeye rağmen vicdânen rahatsız olarak öğrenciye bir şeyler vermek için biraz öğrenciyi sorgulamaya kalkarsa (mesela öğrenci kitap defter getirmiyor, hiç durmadan konuşuyor, ödev yapmıyor, ders çalışmıyor), “psikolojisi bozulan öğrenci” hemen anne ve babasına yana yakıla ve üstelik bire beş katarak öğretmeni şikâyet ediyor. Öğrenci velîsi o öfkeyle çoğu zaman okul yöneticileriyle veya ilgili öğretmenle bile görüşme zahmetine katlanmadan oturup Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) yalan yanlış, akla hayâle ne gelirse yazarak öğretmene veryansın ediyor. Bu noktada “çılgın” bir teklifim var; BİMER’e suç duyurusu yapanlardan çok değil, sâdece 20 TL gibi bir ücret tahsil edilsin (eczaneden ilaç alırken “katılım payı” alındığı gibi) eminim ki şikâyet oranlarında ciddi anlamda düşüş yaşanacaktır.

Şikâyet sonrasında azmi kırılan ve heyecânına gölge düşürülen öğretmen artık işleyişi öğreniyor, “haddini ve yetkilerini” de iyice anlayarak yerine oturuyor. Bundan sonra bütün hocalık vasıflarını yitirerek alelâde bir memura dönen öğretmen yaptığı işin içine yüreğini koymak yerine zamânın dolmasını, zilin çalmasını bekliyor. Kısacası evlâdı bildiği öğrencisiyle arasına caydırıcılar giriyor, inciniyor. Öğrenci de evinde anne babası tarafından yerin dibine geçirilmiş “kötü öğretmene” saygı duymuyor.

Ahval ve şerâit buyken öğrencinin ayağı takılsa, basit bir yara alsa hiçbir öğretmen öğrencisinden vazgeçemiyor, onu iyileştirmek için bir anne bir baba gibi seferber oluyor. Meselâ 25 yıl önce, okuldan mezun olmasına bir ay kala beynindeki bir tümörden dolayı vefât eden öğrencim Erdal Yelaldı’yı her hatırladığımda gözlerim dolar.

Keşke problemler bununla sınırlı kalsaydı. Şimdi sözde “eğitimde verimliliğin artırılması için” öğretmenlere yönelik performans uygulaması başlatılıyor. Projenin 12 büyük ilde hayâta geçirildiği haberlerini okuyoruz. Artık bundan sonra öğretmenler, bir de “veliler ve öğrenciler” tarafından denetlenecekse varın gerisini siz düşünün. Öğretmen artık “cici öğretmen” olacak, her an not tehdidi altında bırakılacak, adı öğretmen iken öğrenci ve velisi tarafından tedip edilmeye müsâit bir hale getirilecektir. Bunun doğal sonucu olarak da suya sabuna dokunmayan bir memur olarak görevini “uzmanların” belirlediği şekilde sürdürmeye çalışacaktır. Her öğretmenin her öğrenciye takdir edeceği, en az ders notu kadar etkili “AHLAK VE DAVRANIŞ NOTU”na karnelerde yer verilmesi gerekirken öğretmen öğrenci ve velîsinin insafına terk ediliyor. Nesillerimizin geleceği ellerine teslim edilmiş olan öğretmenlerin kalbindeki talebe sevgisini zedeleyen, öğrencinin öğretmene bakarken duyması gereken hürmeti ise ortadan kaldıran bir sistem hayâta geçiriliyor.

Olması gereken, uzmanların İstanbul ve Ankara’nın mûtenâ semtlerinde özel olarak ilgilenilen okullardaki seçkin öğrencileri göz önünde bulundurarak değil değişik illerde sınıflara bizzat girip meseleyi yerinde inceleyerek ve öğretmenleri de -tepeden bakmadan- dikkatlice dinleyerek mümkünse onları da sürece dâhil ederek çözüm önerileri ortaya koymasıdır.

*

Unutulmamalıdır ki eğitim sistemimizdeki problemler Türkiye’nin kadim sorunlarının bir parçası, hükûmetleri aşan yanlış eğitim politikalarının bir netîcesidir.

Eğitim, partiler üstü bir meseledir. Bunun için siyâsi kamplaşmaların ve meselenin esâsını görünmez kılan güncel müfredat tartışmalarının uzağında ele alınmalıdır.

Ne Cumhûriyet Türkiye’sinin eğitimdeki yerleşik problemleri “ortak payda” söylemleri ile meşrûlaştırılmalı ne de hazırlık içermeyen gelişigüzel uygulamalar  bugün için bir inşâ hamlesi olarak pazarlanmalıdır.

Anlaşılacağı üzere “eğitim” başlığı altında ele alınabilecek problemlerimizin farklı bileşenleri var.

Eğer problemlerin sebebi buralarda değil de sâdece öğretmenlerde aranıyorsa kabûlümüzdür.

İtiraf edelim: Suçlu biziz!

*

Son olarak; kabul edelim ki biz öğretmenler de sütten çıkmış ak kaşık değiliz. Elbette bizlerin de birçok hatâsı vardır. Bunun için sâdece kayıtlara geçsin diye değil de ciddî “hizmet içi eğitim”lerle kalite yükseltilmeye çalışılsın, öğretmenler kendilerini yenilesin, bilgilerini güncellesin. Ancak yıllarca eğitimle ilgili aldığımız tahsilin ve öğretmenlik tecrübemizin hürmetine bizlerin de görüşleri alınsın, şikâyet ve karalama yapılmadan önce bizlerle bağlantıya geçilsin. Mâlumdur, İstanbul’u Fâtih fethetmişti ancak hocası Akşemseddin idi.

Biz neysek bir bakıma öğrencimiz de odur, bunun bilincindeyiz.

 

Mustafa Çağıran

1960'da Konya'da doğdu. İlkokul eğitimini Yukarı Çiği İlkokulu'nda ortaokul eğitimini Doğanhisar İmam Hatip Lisesi'nde, üniversite eğitimini ise Selçuk İlahiyat Fakültesi'nde aldı. 1983 mezunu. İzmir ve Konya'nın değişik ilçelerinde çalıştı. Öğretmenliğinin 33. yılında. Konya Selçuklu'da bir imam hatip ortaokulunda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni olarak görev yapıyor.

Bir Cevap Yaz