Sokrat Çıkmazı 23

Sokrat Çıkmazı

 

Bugün 27 Mayıs. Türk siyasi tarihinin en ağır kıyımlarından birinin gerçekleştirildiği gün… Başta Adnan Menderes olmak üzere Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı rahmet ve minnetle yâdediyorum. Çünkü onlar Türkiye’de 1923 devrimlerinin gerçekleştirdiği ağır kıyım ve yabancılaşmanın Cumhuriyet dönemi siyaset sahnesindeki ilk büyük kurbanları oldular. Belki de amaçlarının çok dışında bir şekilde, sistem tarafından “tehlike” olarak tanımlanan bir “karşı hamle”nin habercisi olarak kabul edildiler.

Türkiye’de kültürel yabancılaşmanın ne anlama geldiğinin en sarih dökümünü o dönemin atmosferinde görebilmek mümkündür. Akademinin, kültür-sanatın nasıl araçsallaştırıldığı, söz konusu bu çevrelerin de buna ne kadar teşne olduğunu açıkça görebildiğimiz bir dönemden bahsediyoruz. İlgilileri kaynaklara şöyle bir göz attığında görebilecektir: Dönemin asker kişileri değişik vesilelerle “bizim asmaya niyetimiz yoktu fakat yeni anayasa için görüşmeler yaptığımız akademisyenler ‘onları’ hukuken yargılayarak mahkûm etmezsiniz yarın siz suçlu duruma düşersiniz mealinde açıklama yaparak bizi buna ikna ettiler” demişlerdir. Yine o dönem birçok şair ve yazarın 27 Mayıs’ı büyük bir sevinçle karşıladığı biliniyor. Sadece o dönem mi? Hayır. Bugün de 27 Mayıs’ı “büyük devrim” olarak takdim eden yığınla –gerçek anlamıyla– soysuz/köksüz şair, yazar, düşünce adamı veya politikacıyla karşılaşabiliyoruz. Yani tarihi tersyüz ederek okuyan bir iktidarın –pek tabii kültürel olarak da– mevziisinde milim alan kaybı yaşamaksızın hükmünü sürdürdüğü bir dönemi yaşıyoruz. Sözünü ettiğim yabancılaşmanın “mahsul”lerini ise şu şekilde formüle ediyorum: Kemalizmin açtığı kulvarda farklılaşan suni aydınlar… Bakıyorsunuz kimi 12 Eylül’ü merkeze alarak –mağduriyet söylemi üzerinden– solculuğuna alan açıyor. Fakat dönüp dolaşarak karşısına dikildiği yegâne değer Türkiye’yi var eden İslami esaslar oluyor. Kimi bu esaslara karşı olmayan bir milliyetçi söylemle arzı endam ediyor fakat Cumhuriyet Türkiye’sinde yabancılaşma seyrinin hareket noktalarına ilişkin esaslı hiçbir sorgulamaya girişmiyor. Kaldı ki gün be gün savrulduğumuz militarist sağcı rüzgârda bu damarın hemen hemen bütün hastalıklarını teşhis etmek mümkündür.

*

Nasıl ki dün Menderes ve arkadaşları –yukarıda da vurguladığım üzere– belki de amaçlarının dışında bir şekilde sistem tarafından tehlike görülerek “imha” edildilerse bugün de Erdoğan’ın merkezinde olduğu çekirdek bir kadro aynı şekilde imha edilmek isteniyor.

Bugün, 2018 Türkiye’sinde bir “büyük kıyım”ın gerçekleştiğini, adaletten eser kalmadığını, insanların can güvenliğinin bile olmadığını iddia edenler el birliğiyle ve de yaptıklarının pekâlâ farkında olarak bir şeye su taşıyorlar: Türkiye’de 1923 devrimleriyle tepeden inme bir şekilde tecessüm ettirilen nevzuhur Batıcı sistemi dönüştürebilecek milletin vahyi ilikbağını bütün kaynaklarıyla birlikte koparıp atmak… Bunu sözünü ettiğim bağı bilfiil sahiplenen söz konusu çekirdek kadroyu araçsallaştırarak gerçekleştirmeye çalışmaları en büyük handikapı oluşturuyor.

Burada iki işleyişi aynı anda görebilmek mümkündür. Bir taraftan sistem, Cumhuriyet Türkiye’sinin küstürdüğü milleti söz konusu kadrolarla gönülleyerek, insanların vahyi ilikbağına refensla sisteme düştüğü bütün şerhleri geride bırakmasını temin ediyor. Bunu Amerika’nın sınırlarının Kars’tan başladığına inanan –Türkiye’nin geleneksel olarak ittifak içerisinde olduğu– aktörlerden kısmen bağımsızlaşarak gerçekleştiriyor. Diğer taraftan da bu kısmi “bağımsızlaşma”dan rahatsızlık duyan unsurlar var gücüyle Türkiye’yi Erdoğan’ın şahsında sorunsallaştırıyor. Mevcut tabloya göre Türkiye bir taraftan türevleriyle birlikte solcu ve sağcı enternasyonalizmin diğer taraftan da İslami esaslarla sorunlarını giderememiş değişik hastalıklarla mâlûl “yerli ve milli” kadroların taarruzu altında görünmektedir.

Acı veren, bu karmaşanın içerisinde hayatını bütün yönleriyle vahye göre tanzim etmek isteyenlerin emek vererek açtığı damarların değişik yönlerden eziliyor olmasıdır. Kimi devlet kimi Marx kimi Başbuğ aşkına eziyor. Şimdi durup düşünelim? Kimler hangi mevzide hangi “iktidar”ların kapıkulu olarak vazife görüyor?

Kıssadan Hisse:

Otuzlar Cuntası Atina’da yönetimi ele geçirir. Cunta’da Sokrates’e yakın isimler de vardır. Yönetim Sokrates’in demokrasi eleştirilerinden yararlanarak onu iktidarı için araçsallaştırmak ister. Sokrates iş birliğini reddeder. Daha sonra gerçekleşen karşı devrim neticesinde Sokrates, bu sefer de demokratik partinin öfkesine muhatap kalır. Bu amansız demokrasi karşıtını yok etmek için bir kılıf da hazırlanır: Gençleri baştan çıkarmak, kentin tanrılarına inanmamak ve yenilerini icat etmek.

Bu duruma “Sokra çıkmazı” diyebiliriz. Bugün, “Elestü bi-Rabbiküm” sorusunun muhatabı olduğunun farkında olanlar izahı çok da mümkün olmayan bu türden bir çıkmazda yaşıyorlar.

Burada, Menderes ve arkadaşlarını bir kere daha rahmetle anarak kendime soruyorum:

“Bilemem, susarak ölmek mi hüner?

Lisan çıldırıyor, dil nasıl döner?”

| metin için kullanılan fotoğraf Selçuk Azmanoğlu‘na aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz