Şair Değil Tekniker 5

Şair Değil Tekniker

Yeni çıkan şarkılar
–diyordu içlerinden
biri– faydasız.” “Evet
dostum, –öbür kurbağa
yaralı ve yarı kör
doğrular berikini–
sanırdım ben gençken
birgün işitse Tanrı
şarkımızı, nasıl da
acırdı. Bildiklerim
–çünkü çok yaşadım ben–
inancımı sarstı da
şarkı söylemiyorum…

Lorca

Rilke, Genç Bir Şaire Mektuplar adıyla kitaplaştırılan mektuplarının ilkinde, şiirlerine kendisinden eleştiri bekleyen muhatabına cevaben şunu söyler: “Eleştirici sözler kadar bir sanat yapıtına uzak düşen başka sözler yoktur. Her seferinde ele geçen az ya da çok yanlış anlamalardır yalnız.” Gözlerini dışarıya çeviren gence ilk öğüdü “bundan” vazgeçmesidir. Genç şaire kimsenin akıl veremeyeceğini, ona yardım elini uzatamayacağını ve tek çıkar yolun gözlerini kendi içerisine çevirmek olduğunu belirtir. Rilke’ye göre önemli olan yazmayı buyuran nedenin araştırılarak bulunmasıdır. Dışarıdan bir yanıt beklemek kadar kişinin gelişimine sekte vuracak başka bir şey yoktur.

Rilke’nin yorumu “şair”in tabiatına ilişkin önemli ipuçları barındırıyor. Söz almanın yerine, söz söylemenin izzetine dikkat çekiyor. Şaire hareket veren düşüncenin, duygunun şiire biçim kazandıran ilkenin “dışarıda”, “eleştiride” aranamayacağına yönelik vurgu günümüzde yeniden hatırlanmayı hak ediyor. Çünkü bu “yer” gözetme ve söz söylemenin izzeti meselesi günümüzde “tekniker” tavra kurban ediliyor. Şair kendi arayışı içerisinde daha doğru bir ifadeyle “poetik açmaz”ında şiirine alan açma, meşruiyet devşirme girişimleri ortaya koyuyor ve tekniği şaire hareket kazandıran düşüncenin önüne koyarak bir tür “sosyal bilimci” gibi sözüne hazırlanıyor.  Bu, bana matematik-geometrik yöntemi felsefedeki yöntem arayışına kanalize eden filozofların handikapını hatırlatıyor. Esasında yükselen “değer” haricindeki değerleri tanımlıyor. Günümüz şairi de misal bir edebiyat tarihçisi gibi edebiyat eserlerine bakmayı, şiirini günün ve güncelin değer atfettikleri üzerinden kurmayı maharet addediyor.

Böylece poetikasını “yazabildiği” şiir üzerine kuran, kağıda dökebildiği kadarını “yazılması gereken” olarak takdim eden ve kendi şiir dilinin sorunlarını eklektik bir malumat yığınıyla izale etmeye çalışan şair tipi belirginlik kazanıyor. Anlamı ve hatta bir içeriğe sahip anlam-dışılığı dahi ıskalayarak üretilen metinlere bir “dil” ekleme çabası Türk şiirini hamallaştırıyor. Şiir kendi doğasının dışında yükleri taşımaya icbar ediliyor. Burada bir yargı ortaya koyabiliriz: Türk şiiri soytarılık biçimlerini sırtında taşımayacaktır.

Rilke aynı mektupta bir şeye daha dikkat çekiyor: “Geçmişten eli yüzü düzgün, hatta kimisi nefis denecek yığınla şiirin elde bulunduğu bir alanda özgün eserler yaratabilmek büyük bir gücü, olgun bir beceriyi gerektirir.” “Olgun bir beceri kazanmak” geçmişi bilmeden mümkün olabilir mi? Şairin söz alabilmesi şiirin gerektirdiği bilginin uzağında söz konusu olabilir mi? Olamaz ise sorularımız şunlar: “Şair” neden tatava yapmaktan medet umuyor? Eleştiriyi şiirin önüne koyarak neyi elde etmeyi amaçlıyor? Malumatı şiire tahvil etmedeki tıkanıklıkları gidermenin makul yollarına neden meyletmiyor? Neden “yalınayak yürümek”ten korkuyor? Oysa şair, yalınayak yürüyebilir. Basacağı toprağı tartabilecek bir içgörünün, adımını ayarlayabilecek bir birikimin izini yer yurt gözeten bir dikkatle sürebilir.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. HAZIRKITA'nın genel yayın yönetmenliği görevini yürütüyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz