Parayı Veren Düdüğü Ne Yapmaz 21

Parayı Veren Düdüğü Ne Yapmaz

 

Umman’ı nasıl bilirsiniz? Ya da şöyle sorayım, Umman’ın adını en son ne zaman duydunuz? Ben, zannediyorum 2012’ydi, bir şiir yıllığında karşılaştım. Vasatın altındaki şiirleriyle tanıdığım bir yazarın mısrasında görmüştüm Umman’ı. Yazar, Yunus’a atıfla ve beni şaşırtan bir hünerle diyordu ki “Ummana dalmadım derviş olamam ben”. Hâliyle bu ummanın yazıya konu olan Umman’la bir ilgisi yok.

Mâlûm, Körfez ülkelerinin suyu ısınıyor. Suudi Arabistan’da veliaht prensin “ılımlı İslam” çıkışı, sonrasında gerçekleşen hâdiseler gerek bizim basınımızda gerekse dünya basınında bir hayli yer tuttu. Aynı şekilde Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin de merkezinde yer aldığı gelişmeler sıcağı sıcağına tâkip ediliyor. Yine mâlûmdur ki Yemen’de sular durulmuyor. Bir gün bakıyoruz Yemen’den Suudi Arabistan’a füze fırlatılıyor, ertesi gün bakıyoruz Husiler yeni bir hareket içerisinde… Diyebiliriz ki bugünlerde bölgede bir taş yerinden oynasa bizim için haber değeri var. Tabi ki oynayan taşlar bin türlü süzgeçten geçirile geçirile toza çevrilmiş ve gücü yetenin istediği yere üfürebileceği şekilde bizlere servis ediliyor. Teoriler, analizler havada uçuşuyor ama hiçbiri sistem tarafından dayatılan döngünün dışına çıkamıyor. Bunu anlamak mümkün… Çalıştığınız kurum, geçiminizi temin etmek için ihtiyaç duyduğunuz para ve kaybetmekten korktuklarınız sınırlarınızı belirliyor. Bu sınırlar, düşüncelerin de sınırlarını tâyin ediyor. Eteğinizdeki taşları dökmenin yolu, sizin açığa düşmenize neden olmayacak bir konjonktürün oluşmasından geçiyor. Bugünün konjonktürü Pentagon’a, Élysée Sarayı’na, Reichstag’a ve ek olarak bilcümle Batı örgütlenmelerine karşı yüz yıldır içimizde tuttuklarımızı dışa vurabilmemiz için oldukça müsait. İngiltere hâriç. Onunla ilişkilerimizin târihi de bugünkü seyri de diğerlerinden oldukça farklı… Lawrence sokaklarımızda ıslık çalarak dolaşmaya devâm ediyor. İşte bu hususları göz önünde bulundurarak bir örnek üzerinden düşünmek istiyorum: Umman. Körfez ülkelerinin adını hemen her gün terörle, anarşiyle, kargaşayla, ilkellikle, çalkantıyla birlikte duyarken en az bölgedeki diğer ülkeler kadar stratejik değere sâhip Umman’ı önem arz eden hemen hiçbir tartışmada duymuyoruz.

Umman’ın adını, dikkatimi çekecek ölçekte ilk defâ az bir zaman önce okuduğum Udo Ulfkotte’nin “Satılmış Gazeteciler” kitabında duydum. Ulkotte kitapta gazeteciliğin istihbarat ağlarının içerisinde nasıl şekillendirildiğini anlatıyor. Haberler hangi araçlarla kotarılıyor, kitleler nasıl manipüle ediliyor, bir haberi vermenin en doğru zamanı nedir gibi sorular üzerine düşünebiliyorsunuz. Yazar, kitapta sözü bir yerde Umman Sultanı Kabus’a getiriyor. Ulfkotte Ortadoğu’ya yönelik genel aşağılayıcı tavrın aksine Umman liderine Batı’da gösterilen hoşgörüye dikkat çekiyor ve Sultan’ın gazetecilere büyük imkânlar sunarak ülkesinde onları nasıl ağırladığını anlatıyor. Anlatılan o ki Sultan’ın ikramlarının sınırı yoktur. Ulfkotte’nin bu ikramlara ilişkin yorumu şu şekilde: “Bunların hepsi tek bir amacın peşindeydi: Her kim şoför ve tercümanla klimalı limuzini kabul ettiyse, her kim süper zengini oynadıysa ve kendini arabayla gezdirtip davet ettirdiyse, o mutlaka devamlı kontrol altındaydı. Ülkenin güvenlik servisine (Umman diktatörünün geniş bir güvenlik ağı var) ve aynı zamanda personel birliğinde gizli servis şefi olan enformasyon bakanına gazetecilerin attığı her adım haber veriliyordu.” Yazar, bu cümlelerin devâmında ülkeye ilişkin izlenimlerinin yönlendirildiğini, yaptıkları telefon görüşmelerinin ve yazıp çizdiklerinin de tâkip altına alındığını belirtiyor. Ülkeye ilişkin en ufak bir kötü izlenim edinmelerinin zâten imkân dışında olduğunu çünkü Sultan’ın adamlarının ve gizli servisin ülkede attıkları her adımda karşılarına müthiş(!) bir Umman tablosu çıkardıklarını anlatıyor. Bunları ve daha fazlasını okuyunca Sultan Kabus’un İngilizlerle münâsebetinin, eşcinsel olduğu yönündeki kuvvetli birtakım işaretlerin, ülkeyi demir yumruk altında nasıl yönettiğinin Batı basınında kendine yer bulamamasının nedenlerini anlıyorsunuz. Ulfkotte Sultan Kabus’a ilişkin şu cümleyle meseleyi bağlıyor: “Bütün yapmacıklı nezaketine rağmen bir despottan başka bir şey değildir.”

Burada meselemiz Sultan Kabus’un ülkeyi nasıl yönettiği, Ulfkotte’nin verdiği bilgilerin doğru olup olmadığı, Umman’da ruhumuz bile duymadan birtakım kıyımların yapılıp yapılmadığı değil… Kaldı ki kitapta, Ulfkotte’nin Batı’da örneklerini fazlasıyla gördüğümüz politikacı, gazeteci, “entelektüel tip”ten çok da farklı olmadığını gösteren İslam karşıtı birçok cümle karşınıza çıkıyor. Mesele bize ulaşan bilgilerin nasıl bir ağ içerisinde dolaşarak ve nasıl bir zamanlama ile önümüze koyuluyor olduğudur. Misâl, 8 Aralık 2017’de bir Kudüs dalgalanması yaşadık ne oldu? Bugün Kudüs hakkında kibrit kutusu kadar haber yapılmıyor gazetelerimizin ilk sayfalarında. Arakan’daki kıyım zaman zaman manşetlere çıkıyor sonra birden ses soluk kesiliveriyor. Moro diye bir yer vardı, son durum nedir? Uygur Türklerinin sesi de belirli dönemlerde kulaklarımızı çınlatıyor, o kadar. Mısır’da her şey olağan seyrine dönmüş olmalı, Sisi’nin adını neredeyse unutacağız. Dillere destan Çeçen kardeşlerimiz vardı bir ara. Ya hepsini öldürmüş olmalılar ya da bizim kulaklarımızda kitlesel olarak sorun var. Bu doğrultuda sayfalarca örnek sıralanabilir.

*

Satılmış Gazeteciler’i okuduktan belirli bir süre sonra İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (İNSAMER) yayınladığı bir bülten dikkatimi çekti. Bültende “Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi, İran’daki Protestolar Rejim Değişikliğine Sebep Olur mu?, Sevakin’de Adımlar Şeffaf Atılmalı” gibi analizlerin yanında “Umman Sultanlığı” adlı bir rapora da yer veriliyordu. Tabi bu rapora bakmadan önce zihnimde beliren soru “Sevakin’de adımlarımızı niye şeffaf atalım?” sorusu oldu. Söz konusu yazı “Sevakin projesi Türkiye’nin Afrika’daki imajını sarsmayacak şekilde şeffaf bir zeminde yürütülmelidir.” cümlesi ile bitiyor. Doğrusu bu cümlenin Türkiye’de yazılabiliyor olmasını ben yadırgıyorum. Bütün merkez güçlerin orduları bölgemizi talan ederken sağduyusunu koruyan ve mesafeli bir dille analizler yapan ama Türkiye Afrin’e yönelince birden dünyayı “Türkiye’nin saldırıları”na karşı savunmaya çağıran Chomsyk gibi aydınların kaleminden çıksa bu cümle, anlayabilirim. Türkiye’nin Sevakin’de hedef gösterilmesini mâkuliyet çerçevesine oturtmanın yadırganacak bir tarafı var… Ayrıca devletlerin imajı ne zamandan beri şeffaf adım atmalarına bağlı hale geldi? Mısır-BAE ve Suud üçlüsünün yüreğine “su serpmenin” ve bölgedeki fay hatlarını Türkiye’nin aleyhine harekete geçirmelerini önlemenin yolu Sevakin’deki sürecin şeffaf işletilmesinden mi geçiyor? Sanmıyorum.

Her neyse, Umman Sultanlığı raporunu açtım ve başlıklarda göz gezdirmeye başladım. Gördüm ki Sultan Kabus’un anlatıldığı bir bölüm var. Bu bölümden öğreniyoruz ki “kabus” ateşten köz anlamına geliyormuş ve Arap inanışına göre ateş şöhret ve gücü temsil ediyormuş. Sultan Kabus, bu uygulamanın bölgede çok yaygın olduğu söyleniyor, askeri eğitim için İngiltere’ye gitmiş ve Kraliyet Askeri Akademisi’nden teğmen olarak mezun olmuş. Ülkesinde İslam tarihi ve dini ilimler tahsil etmiş. İlginç bir cümle: “Ekonomik sıkıntılar, İngiliz askerlerinin ülke idaresindeki aktifliği ve iç karışıklıklar sebebiyle yönetimde yetersiz kalan Sultan Teymur, Salalah şehrine çekilmiştir. Ülkenin iflasın eşiğine geldiğini gören Kabus, 1970’te İngiliz askerlerinin de desteği ile babasına darbe yaparak tahta çıkmıştır.” İlginç çünkü devâmında Kabus’un ülkedeki İngiliz askerlerinin varlığına son verdiği ve halkının güvenini kazandığı anlatılıyor. Parçaları birleştirince daha çok İngilizlerin ülkede durma ihtiyâcı dahi hissetmeden gönül rahatlığıyla ülkelerine döndüğünü düşüyorsunuz. Bitmedi, Sultan Kabus babası döneminde işsizlik, sıkı yönetim gibi sebeplerle yurt dışına gidenleri ülkeye dâvet etmiş. Hünerleri saymakla bitmiyor… Ülkede bir Umman kimliği oluşturmaya çalışmış. Komşularıyla iyi ilişkiler geliştirmiş. Ülkede çıkan ayaklanmaları bastırmış. En güzel tarafı ise “Halk Buluşmaları” adı altında ülkesinin her bölgesine düzenli ziyâretler gerçekleştirmesi ve halkın gönlünü kazanmasıymış. Bunun içindir ki Umman’da siyasi parti bulunmaması, meclislerin elinde tam manası ile yasama yetkisi olmaması, Umman toplumu için birincil sorun olarak telakkî edilmemekteymiş… Sultan Kabus’a ilişkin yazılanlar Sultan’ın ülkeyi modern mîmârîden uzak tutarak geleneksel İslam mîmârîsini yaygınlaştırdığı ve Umman’ın bu nedenle birden fazla en iyi şehir ve en temiz ülke ödülünü aldığı vurgusuyla bitiyor. Çizilen tabloya bakınca meğer bizim “yüz akımız” olan bir ülke varmış da haberimiz yokmuş diyesiniz geliyor.

Tüm bu hususları heyecanla Körfez ülkelerini yakından tâkip eden akademisyen arkadaşıma -ki kendisi Arap’tır- anlattığımda “şaşırtıcı değil” dedi. Umman ve Kuveyt gibi bâzı ülkelerin birtakım sivil toplum kuruluşlarına ciddi kaynaklar aktardığına ilişkin birtakım verilerden bahsetti. “Önümüzdeki zaman içerisinde benzeri vurguları içeren Kuveyt yazıları görürsen şaşırma” diye de ekledi. Belki Arap dostum da beni farklı sebeplerden dolayı yanıltıyordur, belli mi olur. Sâdece yaşadığım şaşkınlığı kayda geçirmek istedim. Biz “parayı veren düdüğü çalar” hikâyeleriyle büyütüldük. Görünen o ki düdüğü çalmaya hevesli yığınla “gün görmemiş” var. Öyleyse durup düşünelim: Parayı veren düdüğü ne yapmaz?

| metin için kullanılan resim René Magritte‘ye aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz