Daha Fazla Başyazı
Paçayı Kurtarmaya Yarayacak Şeylerin Edebiyatından Vicdânî Retçiliğe 32

Paçayı Kurtarmaya Yarayacak Şeylerin Edebiyatından Vicdânî Retçiliğe

 

Bu coğrafyanın insanı iki duygu arasında salınıyor: Bir taraftan bencilliğimiz, ikiyüzlülüğümüz, cahilliğimiz yeri geliyor bizi kendimizden tiksinme duygusuyla doldurup taşırıyor diğer taraftan kriz zamanlarında ve kritik dönemlerde kendini hissettiren irfânî temâyülümüz, ahlâkımız, îmânımız bizi gönendiriyor.

Yâni çukurda ve bulutların üzerinde dolaşıyoruz.

*

Azbuçuk okuyanımızın tuttuğu ilk yol “‘küçük’ meselelerle ömrünü geçiren yığınların yolundan yolunu ayırmak oluyor. Bütün meselesi üç kuruş para kazanmak olan, yiyerek içerek ve gezerek yaşayan, adeta bütün motivasyonu hayatta kalmak olan bir güruh… Onlardan olamayız. Sorumluluklarımız var, bir düşüncemiz ve bizi harekete geçiren bir ‘ödev bilinci’miz var”. Doğrusu üniversiteyi bitirip “hayata atılana” kadar zaman zaman ben de bu duygu ve düşünceler arasında gelip gittim. Bir tarafım toprağımıza, insanımıza toz kondurmamaya her vakit yeminliymiş gibi onlara sâhip çıktı. İnsanımızın toprağa düşen her damla terini, ettikleri her duâyı, aldıkları her nefesi yığınla mâlûmat sâhibi olup sadra şifâ tek cümlesi olmayan entelektüellere tercih etti. Diğer tarafım gündelik hayat içerisindeki kabalıklarına, sözde dînî hassâsiyetlerle insanların hayatlarını zindan eden hayvanlıklarına, basit hesaplar yapmalarıyla görünürlük kazanan bencilliklerine hep isyan etti.

Peki, üniversiteyi bitirdikten sonra ne değişti?

Büyük çileler çekmiş gibi konuşmaktan Allah’a sığınırım. Yeni günün başıma örebileceği çorapların iğrenç kokusunu duyabilecek yaştayım. Bir acıyı tadınca “bugünümüze şükür” sözündeki hikmeti kavrayıveriyorsunuz. Cân-ı gönülden söylüyorum: Bugünümüze şükür.

Ama gelgelelim insan, hayâtın aslında neye karşılık geldiğini üniversite sonrasında anlamaya başlıyor. Ben çoğunlukla Hukuk Fakültesi’ni kazanamayanların girdiği alelâde bir Kamu Yönetimi mezunu olarak dersleri hiçbir zaman umursamadım. Doğrusu hocalarımız da bizi umursamadı. Ankara’da akademisyen olup da bir koltuğa gözünü dikip orası burası oynamadan, gönlü siyâsete akmadan adam gibi derslerine girip çıkan, talebe yetiştiren kaç hoca vardır? Hâliyle vaktim -sektirmeden okula gitmek yerine- okumakla ve bazı mekânların yolunu aşındırmakla geçti. “Okul bittikten sonra ben ne yapacağım” sorusu kafamı ancak dördüncü sınıfa geldiğim vakit kurcalamaya başladı. Her gariban İİBF’li gibi bir iki yıl KPSS kurslarına, dil kurslarına boşuna para akıttım. Bunda kimsenin suçu yok. Başarısızlığımı sistem eleştirisi yaparak gölgeleme derdinde değilim. Bırakın koşu bittikten sonra koşmayı ben “koşulması gereken” uzun menzilleri dahi gözüne kestiremeyen bir adamım. Evet, o bir iki yıllık sınav maratonunu “uzun menzil” yapıp Karakoç’un kemiklerini sızlatıyor olabilirim. Okulu bitirdikten sonra bir müddet işsiz dolaşınca bütün dünya bir yalana dönüveriyor ve yeryüzündeki en kutlu mesleğin bir iş bulmak olduğunu falan düşünüyorsunuz. Kısacası bir yıl, sistemli bir şekilde çalışarak düzgün bir puan almayı başaramadım. Şimdiye kadar yığınla sınava girdim, hiçbirisinde gerçekten kaydadeğer bir başarı elde etmedim.

Sıradanlığın Sıradışılığı

Orada burada dolaştıktan sonra (“orada burada dolaşmak” şeklinde kolayca ifade ediverdiğim bu dönem yaklaşık olarak üç yılımı kapsıyor) tabir câizse bir iş beni buldu. Diploma notumu ve şimdiye kadar girdiğim sınavlarda aldığım puanları bir yabancı gözüyle düşündüğümde en fazla bir markette reyon sorumlusu yâhut kasiyerliğe lâyık görüleceğimi tahmin ediyorum. Onun için “daha fazlasını” hak ettiğimi düşünmeye meylettiğim her an içimden bir ses bana haddimi bildirir. Ne diyordum: Bugünümüze şükür.

Hayâtımın, Nasreddin Hoca’nın bir fıkrasını sık sık hatırladığım, yeni bir dönemini yaşıyorum: Nasreddin Hoca’nın bir eşeği varmış. Hoca eşeğini daha az yemeye alıştırmak için her gün daha az arpa veriyormuş. Bir gün gelmiş eşek açlıktan ölmüş. Hoca diyormuş ki “tam da arpasız yaşayacak noktaya gelmişti”. Tabii dünya üzerinde üç kuruşa hayvanlar gibi çalıştırılan babam yaşındaki insanları görünce içim ezile ezile “şükür” diyorum. Sistem -bu sistem meselesi hükûmetler ve hatta devletler üstü bir meseledir- kötülükte sınır tanımadığı için vahâmet içeren yaşam şartlarınızın “ne büyük bir imkân” olduğunu düşünmeyi de öğreniyorsunuz. “Biz” sevgili okur, hayatın her zaman bedel ödemesi gerekenler tarafındayız. Vergi istenirken ve cepheye sürülürken hatırlanan, hiçbir zaman bizden sürekli ve “haklı olarak” olarak bir şeyler isteyenler gibi günyüzü göremeyeceğimiz “vatan”ımızı günyüzü görmeyecek olan çocuklarımıza “şerefli” bir şekilde miras bırakmaya azmedenler sınıfından. Sicili bozuk sicil memurlarının insafından medet umanlar sınıfından. Görünen o ki tam “arpasız yaşamanın” eşiğinde, dünyâ üzerinde yürürlükte olan sistemi bütün kutsallarımıza sarıp sarmalayıp sırtımıza yüklüyorlar. Her neyse…

Geçen süre içerisinde yazının başında sözünü ettiğim bakışı ciddi ciddi sorgulamaya başladım. Sessiz sedasız yaşayıp giden “bizim” de zaman zaman hafiften küçümseyerek baktığımız insanlar var ya… İşinde gücünde, aile babası, eve gelip saatlerce dizi izleyerek çekirdek çitleyen vs… Onların imrenilesi bir noktada olduklarını düşünmeye başladım. Diyorum ki isyan etmeden, artistlik taslamadan, kendilerini bir halt sanmadan nasıl böyle tevekkül içerisinde yaşayabiliyorlar… Bu “sıradanlığın sıradışılığı”dır.

Paçayı Kurtarmaya Yarayacak Şeylerin Edebiyatı

Geçenlerde Mehmet Akgül ile yazışırken bir yerde “vicdâni retçilik”ten bahsetti. Ben kendisini yazdıklarını yayımlaması için sık sık rahatsız ederim. Çünkü biliyorum ki piyasada arzı endam edenlerin önemli bir bölümünden daha nitelikli işler yapıyor. Tabi ki kıstas “piyasadakilerin yetersizliği” değil. Akgül benzerine çok nâdir rastladığım bir gayret ve sabırla yazıyor, düşünüyor. Hiç acelesi yok. Bir öykünün eksenini defâlarca değiştirerek yeniden ve yeniden yazması bir tarafa aradan belli bir zaman geçtikten sonra içine sinmiyorsa silip atıyor. Ben yazarak düşünmedikçe bir yazı disiplinine sahip olunamayacağı kanaatini taşıyan biri olarak “silip atma, yazıp at” diyorum. İnsanın yazdıkları kötüyse boyunun ölçüsünü alması, iyiyse sesinin yankısını duyması, iyi ve kötü taraflarıyla da muhâsebe imkânına sahip olmasını önemsiyorum. Yine yazma meselesi üzerine, yazılanlar üzerine konuşurken, yazdıkları içine tam olarak sinmediği için kolay kolay “sahneye çıkmayan”  biri olarak, bir yerde dedi ki: “Vicdani retçi olması lazım bazı kalem oynatanların… Çekilmeliler sahneden”.

Akgül’ün bu cümlesini yukarıda sözünü ettiğim “sıradanlığın sıradışılığı” ile birlikte düşündükçe bir acı gelip içime oturuyor.

*

Zihninizde canlanacaktır. Hani kaydadeğer tek bir eseri olmayan ama ömrünü yazıp yayımlamaya vakfetmiş insanlar vardır. Belli bir yaştan sonra yaşlarına hürmeten “üstad” muâmelesi gösterilir. Bir de bu “tip”e nispeten daha genç ve ihtiraslı olanlar vardır. Bu “tip” içinse 40 yaş eşiğine dikkat ediyorum ben. Genelde kırk civârında olan yığınla teorik yazılar kaleme almış ama ortada esaslı bir şiir, öykü, roman yok… Teorik metinlerini okuyunca diyorsun ki bir güzellik çıkar buradan. Ama eserlerini okuyunca bir boşluk hissi kaplıyor her tarafı. Baştan sona mugâlata… Sonra diyorsun ki bu zırvalığa teorik bir kalkan yapmasa “herhangi biri” olmayı kabullenmek durumunda kalacakmış. “Anlaşılmayan”, “değeri yaşarken bilinemeyen” veya “çok sevilen, çok okunan ama gel gör ki layığıyla anlaşılamayan” yığınla hastalıklı “tip”in sorunu “herhangi biri” olmayı kabul edememeleridir. Bir taraftan kendi iç muhâsebem diğer taraftan bu “tip”lerin dramı gözümü korkutuyor. Mâlum, “kötü edebiyat”, “hastalıklı şair-yazar” eleştirisi her dönem yapılır. Ama bu “kötü edebiyat”ı yapanlar “birileri”dir. Açıktan söylenmez ama kör olası bu “hastalıklı şair-yazar”lar  “başkaları”dır.  Bu eleştiriler korunaklı bölgelerden yapılır. Kimse ben boşa kürek çekiyor muyum sorusunu hissettirebilecek olanların yüzüne bakmaz. İşte durup düşünüyorum. Durup durup tekrar düşünüyorum: Boşa kürek mi çekiyorum? Kendimi mi kandırıyorum? “Herhangi biri olmanın dayanılmaz hafifliği” mi ürpertiyor beni? Akgül’ün o bir cümlesi zehirli bir yılan gibi zihnimde dolaşıyor: “Vicdani retçi olması lazım bazı kalem oynatanların”.

*

Gecenin Sonuna Yolculuk’ta geçer: “Herkes sadece paçayı kurtarmasına yarayacağına inandığı şeyleri söyler”. Bu ifâde biçimini beğendim. Bugün Türkiye’de değişik çevrelerde -ekseriyetle- tam da paçayı kurtarmaya yarayacak ve başa iş açmayacak şeylerin edebiyatı yapılıyor.

*

Hiç şüphesiz herkes kendi yaşadığı hayâtı anlamlı kılacak referansları biriktirir. Bu referansların temin ettikleri hâricindeki her iddiayı boşa çıkaracak bir mukâvemet gücünü bir şekilde elde etmenin yolunu arar. Bu “arayış” bir “adanma” ile perçinlenince o gücün ne tür tâvizler verilerek elde edildiği sistem tarafından görünmez kılınır. Yapacak bir şey var mı? Var. Benim için var: Avunacak değil zihnimi berraklaştıracak bir yol tutmak. Her geçen gün referans göstermeye değer kabul edilen kaynakların kokuştuğunu, adım atmaya değer bulunan yerlerin çürüdüğünü, görmeye değer farz edilen manzaraların da çözüldüğünü görüyor olmak zihnimdeki karmaşayı ziyâdeleştiriyor.

Paçayı kurtarmaya yarayacak ve başa iş açmayacak şeylerin edebiyatı zihnimizdeki karmaşadan kâr elde etmenin bir yolu olarak önümüzdedir. Esas soru ise şudur: Kişi çapsızlığını, yüzeyselliğini idrak edebilecek bir seviyeden kendisine (dününe, bugününe ve yarınına) bakarak vicdânî retçi olma cüretini gösterebilir mi?

| metin için kullanılan görsel Piet Mondrian’ın resminden ilhamla tasarlanmıştır

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. HAZIRKITA'nın genel yayın yönetmenliği görevini yürütüyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz