Orhan Paşazade: Süt neyse kaymak odur… Milletçe neye inandığımızı idrak etmemiz gerekiyor. 14

Orhan Paşazade: Süt neyse kaymak odur… Milletçe neye inandığımızı idrak etmemiz gerekiyor.

 

Orhan Paşazade 1973’te Sivas’ta doğdu. 1991’de Sivas İmam Hatip Lisesi’nden, 1996’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996-2015 arasında Kocaeli, Şanlıurfa, İstanbul ve Sivas’ta tarih öğretmenliği yaptı.

2015’ten beri Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak çalışan Orhan Paşazade ile dünü ve bugünüyle Türkiye’yi konuştuk.


Söyleşi: Hasan Hüseyin Çağıran

AK Parti dönemi birçok açıdan Türkiye’nin “kurucu” kodlarındaki birtakım değişikliklerin yaşandığı bir dönemi ifade ediyor. E-muhtıra hadisesi, Cumhuriyet Mitingleri, Cumhurbaşkanlığı krizleri, Ergenekon/Balyoz davaları, Gezi Parkı Şiddet Eylemleri, öncesi ve sonrasındaki gelişmelerle birlikte 15 Temmuz… Bu “çok yakın tarih” bile farklı aktörlerin birbirine yakın bir güçle Türkiye’yi sorunsallaştırdığını düşündürüyor. Sizce Türkiye’nin –artık biraz da dalga konusu haline getirilen– “yerli ve milli”, özgün bir iradesi var mı? Bu irade nihayetinde “kurucu”luk vasfını tek elde toplayacak şekilde belirginlik kazanabilecek mi?

Ben Türkiye’nin özgün bir milli iradesi olduğuna inanıyorum. Artık var. Menderes, Özal, Erbakan dönemlerinde de zaman zaman tezahür eden fakat bütün bir siyaseti ihata edemeyen milli irade, seçilmişlerin 2007 yılındaki e-muhtıra karşısındaki net tavrıyla kendini tamamen göstermiştir.

15 Temmuz hadisesi karşısında gerek siyasetçilerin gerek vatandaşların vermiş olduğu imtihan milli iradenin tezahürü konusunda hiçbir yoruma yer bırakmıyor.

Milli irade son çetin imtihanını 16 Nisan halk oylamasında verdi ve bu imtihanı da kazandı.  O gün, gayrı milli irade kaybetti. Türk milleti, siyasi istikrarın ne kadar önemli olduğunu, koalisyon dönemlerinde yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal krizlere bir daha asla dönmek istemediğini net bir dille ifade etti. Kanaatim o ki bu sistem değişikliğine hayır oyu kullananlar, getirilen teklife değil, hükümetin eleştirilen uygulamalarına hayır dediler. Öyle inanıyorum ki 5 yıl sonra aynı referandum tekrarlansa evet oyları %70’lerde çıkar.

Yerli ve milli ifadesinde yer alan “yerli”nin fuzuli olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar millet olarak birçok kavramın içini boşalttıysak da “milli” kelimesi başlı başına milli bir değerdir bizim için. Her şeyden önce Kur’ânî bir ifadedir. Ulusal gibi uyduruk kelimeler asla milli kelimesinin taşıdığı ruh ve manayı ifade edemez.

Malumdur, devletin pratikte bazı sacayakları vardır ve o ayaklar asker-bürokrat-diplomat gibi sıfatlara sahip kişiler eliyle vazifelerini yerine getirir. Maalesef Cumhuriyet döneminde devlet kadrolarını reddi miras zihniyetindeki elitler şekillendirdi. Onlar da Türk kimliğini İslam’a yabancılaştırmaya yönelik bir gayretin içinde oldular. Peki, bugün ne durumdayız? Türkiye’nin ekmeğini suyunu Türkiye’ye çok görmeyen kadrolar yetiştirilebildi mi?

AK Parti, daha yolun başında İslamcı siyasetin temsilcisi olmadığını ilan etti. Fakat tabanını İslami hassasiyetlere sahip kitleler oluşturdu ve bu kitle 16 yıl boyunca partisine sıkı sıkıya sahip çıktı. Bu kitle, reddi mirası reddeden bir anlayışa sahip…  Bu kitle, Milli Görüş gömleğini çıkarmak, Mısırlılara laikliği tavsiye etmek, Atatürkçülüğü ortak bir değer olarak ilan etmek gibi siyasi tutumları konjonktürel şartların bir gereği olarak algılıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ı Müslüman kimliğinden dolayı seviyor ve destekliyor.

Bu esnada şunu da ifade etmek isterim, millet İslamcı ifadesini benimsememiştir. Bu tür kelimeler tarihimizde karşılığı olmayan, köksüz ve ruhsuz kelimelerdir.  Milletimizin lügatinde İslam vardır, Müslüman vardır. Müslümanlar Kuran ahkâmına kayıtsız şartsız iman etmiştir. Kuran ahkâmını ideolojilere, entelektüel fantezilere malzeme yapanlara muhabbet etmemiştir.

Recep Tayyip Erdoğan’a ve AK Partiye oy vermeye devam eden milletimiz, bu 16 yıllık iktidar döneminde Müslümanca siyaset yapan, belediye idare eden, bürokratik bir vazifeyi yerine getiren kadroları henüz karşısında görememiştir.

Bir söz vardır, süt neyse kaymak odur… Milletçe neye inandığımızı idrak etmemiz gerekiyor. Siyasette ve gündelik hayatta Müslümanca bir duruşu milletçe benimsememiz gerekiyor. Yoksa daha uzun yıllar boyunca emanetin ehline verilmediğinden, makamların şahsi çıkarlar için kullanıldığından, rüşvet ve benzeri olumsuzluklardan şikayet eder dururuz.

Türkiye AK Parti döneminde belki de Cumhuriyet tarihinin en önemli kırılma noktalarını yaşadı, yaşıyor. Özellikle sistem değişikliği tartışmalarının başlamasından bu yana gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerek MHP lideri Bahçeli farklı vesilelerle Türkiye’nin yeni bir eşikte olduğunu vurgulayan açıklamalar yaptılar. Türkiye gerçekten yeni bir eşikte mi? Öyleyse bu yeni başlangıcın yerel, bölgesel, küresel sonuçlarına ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

Bu soruya cevabım biraz uzun olacak.

Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması ve komünist blokun dağılmasıyla “Yeni Dünya Düzeni” için çalışmalar hız kazandı. Bu çalışmaları yürütenler arasında yer alan Huntington 1993’te “Medeniyetler Çatışması” isimli eserini yayımladı. Orada “Medeniyetlerin sınırlarını belirleyen kanlı fay hatları, geleceğin esas muharebe hatlarını teşkil edecek” diyerek günümüzde yaşanmakta olan hadiselerin işaret fişeğini yaktı.

Huntington’ın makalesiyle zihinlerde uyanmaya başlayan “çatışma” fikri, D. Morley ve K. Robins tarafından 1997’de yayınlanan “Kimlik Mekânları, Küresel Medya, Elektronik Ortamlar ve Kültürel Sınırlar” adlı eserle daha bir berraklaştı. Bu ikili, çatışmayı derinleştirmek için tarihî Şark Meselesi’ni yeniden diriltti. Şark Meselesi ile Haçlı Seferleri’ni hatırlayan Hristiyanlar; Türkleri, Balkanlar, Kudüs ve Anadolu’dan atma eksenli kadim rüyalarını bir kez daha görmeye başladılar.

Bu denklemde, Batılıların ilk hedefinin Türk milleti olacağı artık aşikârdı.

Batılılar, tarih boyunca sergilediği emperyal, saldırgan, vahşet dolu politikalarını hiç aklına getirmez. Sadece Türkler karşısında aldıkları mağlubiyetleri hatırlar. Böyle olunca da karşı taraftaki aktörleri kolayca şeytanlaştırırlar. Yani Selahattin Eyyubi, Kılıçarslan veya Fatih Sultan Mehmet gibi isimler Müslüman zihinlerde ne kadar “kahraman” ise Hristiyan zihinlerde o kadar “barbar”dır.

İşte bu arka plandan beslenen “Medeniyetler Çatışması” için hedef ülke olarak Türkiye, muharebe meydanı olarak Suriye tespit edilmiştir.

Suriye, 2010 yılında başlayan ve günümüze kadar dünya siyasetini etkilemeye devam eden Arap Baharı’nın kışa döndüğü ülkedir.

Hatırlarsanız 2010 yılında Türkiye, İslam ülkeleri için model ülke olarak takdim ediliyordu. Demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi taleplerle ayaklanan Arap halkları, kendileri için Türkiye gibi bir ülke hayali kuruyordu. Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Cezayir, Ürdün, Yemen gibi ülkelerde hedefteki bazı “diktatörleri” devirmeyi başaran halklar, demokrasi, özgürlük ve insan haklarına dair hayallerini hemen hiç gerçekleştiremediler. Gerçekleşen sadece Huntington’ın öngörüsü ya da deşifre ettiği stratejik plan oldu.

Hedefteki diktatörlerin en tecrübesizi olan Beşşar Esad’ın en büyük direnci gösterebilmesi ve hala yıkılamamış olmasını sadece Rusya’nın duruma müdahil olmasıyla izah etmek mümkün değildir.

Bunu herkes biliyor ki hedefteki ülke Suriye değildir, Irak değildir, İran değildir. Hedefteki ülke Türkiye’dir. 2010 dünyasında Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde ulaşımdan sağlığa, savunma sanayiinden ekonomiye onlarca reformun gerçekleştiği bir ülke haline gelmişti. Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca hiç olmadığı kadar özgürlükler ülkesi olmuştu. Bu durum Batılılar için hiç de hayra alamet değildi. Batılılar ciddi ciddi Türkiye’nin hem Türk hem de Arap devletlerini etrafında toplayıp birlik kurmasından ve siyaset sahnesinde süper güç olarak yer almasından endişe duymaya başladılar. İşte bu endişeyle içerdeki piyonlarını harekete geçirerek darbe planları, suikast teşebbüsleri, internet muhtırası, Cumhuriyet Mitingleri, 367 kepazeliği, AK Partiyi kapatma davası gibi girişimlerde bulundular. Fakat bir türlü istedikleri başarıyı elde edemediler. Bu peş peşe gelen başarısızlıkların ardından gayrı nizami harp usulleriyle muharebe edecek piyonları (PKK, DHKP-C, FETÖ, DEAŞ) harekete geçirdiler.

2013 Gezi Parkı Şiddet Eylemleri’nde sahaya sürdükleri DHKP-C öncülüğündeki kadrolar, Taksim Meydanı’nı Tahrir Meydanı’na dönüştüreceklerdi ama başaramadılar.

Devletin bütün kritik noktalarında paralel bir yapılanma sağlayarak sinsi bir senaryonun aktörlüğünü üstlenen FETÖ ise MİT Krizi, 17-25 Aralık yargıya darbe girişimi ve dinleme skandalları ile AK Parti iktidarını devirmeye teşebbüs etti. Ancak o da bir başarı elde edemedi. Son kozunu 15 Temmuz kanlı darbe girişimi ile oynayan FETÖ, yaşadığı tarihi hezimet neticesinde hızlı bir tasfiye sürecine mahkûm oldu.

Diğer bir piyon olan DEAŞ ise o dönemde Reyhanlı saldırısı, Musul konsolosluğu baskını, Süleyman Şah Türbesi kuşatması, Sultanahmet patlaması gibi eylemlerle siyasi gündemi bir hayli meşgul etti. Türkiye’nin bir taraftan Suriye bataklığına çekilmesini bir taraftan da siyasi-ekonomik krizler ve iç savaşlarla parçalanmasını hedefliyordu.

Türkiye ise bütün bu tahrikler karşısında önce diplomatik yolları denedi, olumlu bir netice alamayınca da oyunu kendi kurallarıyla oynamaya karar verdi. Bir yandan DEAŞ eliyle kurulan savaş tuzaklarından uzak durmayı başardı diğer yandan da zamanını ve şartlarını kendisinin belirleyeceği bir Suriye harekâtından çekinmeyeceğini Fırat Kalkanı Operasyonu ve Afrin Harekâtı ile bütün dünyaya ilan etti.

Türk milleti, Suriye üzerinden kendisine yönelen bütün tehditlerin farkındadır. Türk devlet aklı istiklaline ve istikbaline şah çeken DHKP-C, FETÖ, PKK ve DEAŞ piyonlarının tamamını bertaraf ettikten sonra karşısına “fillerin, atların, kalelerin” çıkacağını görebilmektedir. Bütün siyasetini barışın tesisi üzerine yürütse de geleceğe yönelik hazırlıklarını her an her şey olabilir düşüncesiyle tamamlamaya çalışmaktadır.

Yeni bir başlangıç mı diye sormuştunuz, bence evet… Özellikle bu günlerde Merhum Özal’ın bir sözünü çokça tekrar etmek geliyor içimden: “21. asır Türk asrı olacaktır.”

Cumhuriyet dönemi siyasi tarihimiz bize Türkiye içindeki birtakım meseleleri aşamayan bir ülke olduğumuzu anlatıyor. Bugün ise ilginç bir şekilde dış politikanın en az iç politika kadar tartışıldığı bir zaman dilimini yaşıyoruz. Batı ittifakının Türkiye için büyük önem arz ettiğini anlatan, Avrasya’yı yegâne hedef olarak gösteren ve bir de yavaş yavaş Asya-Afrika (ASRİKA) coğrafyasının Türkiye’nin hareket kabiliyetini artıran imkânlara sahip olduğunu vurgulayan sesler duyuyoruz. Türkiye’nin geleceğini nerede görüyorsunuz?

Batılı devletlerle münasebetlerimizi onların hesaplarının aksine barış ve hakkaniyet temeline oturtabilmemiz lazım. Yoksa onların öngördüğü çatışma, hem batılılara hem de bize ve diğer Müslüman milletlere büyük acılar yaşatacaktır. Türkiye’nin en azından önümüzdeki 20 yılı hiçbir sıcak savaşın tarafı olmadan geçirmesi siyasi, askeri ve ekonomik gücümüzü büyütmemizi sağlayacaktır. Bir 20 yıl daha AB ile dans edebiliriz. ABD ile stratejik ortak diye birbirimize sahte gülücükler gönderebiliriz. Fakat onlarla bir arada bir gelecek inşa edemeyiz. Ben bu 20 yıllık süreçte Türkiye’nin bir çekim merkezi olacağını düşünüyorum. Azerbaycan, Irak, Suriye ve çevresindeki diğer ülkelerden başlayarak bir birlik oluşturacağını düşünüyorum. Bu birliği oluşturmada tarihi birikimi, siyasi-askeri-ekonomik gücü ve AB üyelik sürecinde edindiği tecrübe Türkiye’nin işini çok kolaylaştıracaktır.

Son cümleniz hatırlattı, bir sohbetimizde mealen şöyle bir şey demiştiniz: “Türkiye kültürel bağlarından kaynaklanan mes’uliyet duygusuyla özellikle yer aldığı coğrafyada asayiş ve istikrarın hâkim olması için çetin bir mücadele sürdürmektedir.” O zaman bu mücadeleyi yürüten Erdoğan’ı desteklemenin önemine de vurgu yapmıştınız. Hadi açıkça sorayım: Erdoğan’ı destekler görünen birçoklarının tam tersi bir görevi ifa ettikleri bilhassa 15 Temmuz’da ortaya çıktı. Onu anlayan ve sahiplenen milleti ayrı tutarsak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine cânı gönülden itimat edebileceği, derdine davasına gerçekten ortak olan dostu yok mudur?

Hz. Ebubekir halife olduğunda Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali onun can dostu idiler. Hz. Ali ilmin kapısı idi. Feraset ve cesaret timsali idi. Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı da vazifesiyle baş başa bırakmadı. Her dara düştüklerinde onların yükünü omuzladı. Fakat kendisi halife olduğunda baktı ki etrafında ne bir Hz. Ebubekir var ne de bir Hz. Ömer… Hz. Ali’den bu yana zirvedekiler hep yalnızlığa mahkûm olmuştur. Zaman zaman Malik bin Eşter, Ammar bin Yasir gibi sadık dostlara sahip olduklarını görsek de bu hakikat değişmiyor. Bilgi ve birikimiyle sorumluluk üstlenecek ve aynı zamanda benlik davası gütmeyecek dostlar lazım zirvedekilere. Yani Hz. Ali gibi dostlar… Böyle dostlar Ömer bin Abdülaziz’e, Selahaddin Eyyubi’ye, Sultan Alparslan’a, Sultan Fatih’e, Yavuz Selim’e, Sultan Abdülhamit’e de nasip olmadı maalesef. Reis de bunu idrak etmiş olmalı ki artık kimseye haddinden fazla değer vermiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faize karşı tutumunu biliyoruz… Fakat yaşanan son gelişmeler de ortada. Denilebilir ki Türkiye sürekli sıtmaya razı edilen bir konuma mahkûm edilmek isteniyor. Ekonomik kuşatma bir terbiye unsuru olarak her zaman karşımızda. “Dünya beşten büyüktür” çığlığının haklılığı bu kuşatmayı uzun vadede de yarabilecek mi?

Türkiye’nin takip ettiği yol, meşakkatli bir yoldur. Fakat samimi duygularla atılan her adımın Allah’ın yardımıyla bereketleneceğine inanıyorum.

Bir Cevap Yaz