Neden? 4

Neden?

 

Adını sekiz senedir bildiğim ve gerçekten de bende saygın bir yeri olan bir sendika yöneticisine derdimi anlatmak için ulaşmak isteyip de ulaşamayınca telefonuna göndermiş olduğum mesaja karşılık benim kim olduğumu sormasına şöyle bir mesajla karşılık verdim: Sizinle tanışmıştım ve size ismimi söylemiştim: öğretmen.

Artık öğretmen bir olgudan ziyade bir “patolojik vakıa.” Her geçen gün de bu patolojik vakıa olma durumu öğretmenlerde hükmünü artırarak sürdürüyor. Bu yazıyı yazma sebebim, öğrenci ve velilerin öğretmenleri zor durumda bırakmaları, köşeye sıkıştırmaları değil, tam tersine kendisi de bir zamanlar öğretmen olan okul yöneticilerinin öğretmenleri düşürdüğü zor durumlardır.

Çoğu yönetici; girişinde “Okul Müdürü” tabelası bulunan odaya girer girmez, yapacağı ilk işi; kontrol sağlama, öğretmenleri sindirme, öğretmenlerin fikir ve heyecanlarını sinek vızıltısı hâline dönüştürme olarak görüyor. Bu, çoğu öğretmence doğrulanacak bir tez gibi görülebilir ama bu durum gerçeğin ta kendisidir. Bu durumun en başta gelen sebeplerinden bir tanesi, (ideolojileri falan bir tarafa bırakırsak) okul yöneticilerinin; insan ilişkilerinden bihaber olmaları, vizyon sahibi olmamaları ve bulunduğu konumları “işe yarar” bir nitelik olarak görmemeleridir.

Otoritenin olması ya da olmaması bu yazının söz konusu değildir ama insan ilişkilerini geliştirmemiş ve vizyonunu; ülkesinin hedefleri, geleceği doğrultusunda belirlememiş bir yöneticinin getirildiği görev nedeniyle bulunduğu ortamda (okulda) bireysel otoriteye dönüşmesi, zannımca irdelenmelidir.

Çağımızda hemen her şey işe yararlılıkları ölçüsünde değer kazanmaktadır. Hemen her yerde karşımıza çıkan nesne ya da teknolojik bir cihazda ilk aradığımız özellik, onun hayatımızı kolaylaştırıp kolaylaştırmadığı, işimize yarayıp yaramadığıdır. Alıcısı olduğumuz ya da baktığımız bu nesneler ya da teknolojik aletler işimize yaramıyor ve bizi en azından bir stresten kurtarmıyorsa bize hediye edilmiş değerli bir ürün olsa da unutulup gitmeye mâhkum oluyor.

Okul yöneticileri; mütevazı olmaya çalışan, insanlara zarar vermeyen, belki de az önce yardıma muhtaç birine yardım etmiş bir öğretmenin minik bir arzu ve isteğini bile vizyonlarında, yapıp ettiklerinde, kararlarında, tavırlarında otoritesinin sarsılacağını düşünerek o minik arzu veya isteği “kıyamet” gibi yorumlayabiliyor ve senarist olamamalarının acısını sizi hayretlere gark eden müthiş yaratıcılıklarıyla taçlandırıyorlar.

Okullarda öğretmenler hangi niyette olurlarsa olsunlar, zil sesinden sonra bir de okul yöneticisi kılığındaki polisin ikaz düdüğünün sesini duyuyorlar.

Başımdan geçen birkaç olayın naifliğini kime anlatsam herkes resmi çerçevede haksız olduğumu ama fedakârlık anlamında isteklerimin alkışa değer olduğunu söyleyecektir. Öğrenciler okullara gönderilir ve biz öğretmenler her eğitim öğretim döneminde onlara kızmış olsak da onlara haksızlık yapmış olduğumuzu düşünür ve onların iyi bir eğitim almaları için sınıf adına yine elimizden geleni yapmaya koyuluruz. Çünkü öğretmenler, öğrencilerce sınıfta ne kadar rezil edilseler de küçük düşürülseler de onları sever ve onların iyi bir ortamda eğitim almalarını ister.

Yeni eğitim-öğretim dönemine yeni bir okulda başlıyorum. Sınıfları gezdim, sınıf rehber öğretmeni olduğum sınıfı da özellikle inceledim. Öğrencilerim oryantasyon hizmeti kapsamında okula bir hafta önce geldiler. Onlardan sınıfın fiziki durumunu incelemelerini istedim ve çoğu öğrenci sınıfın boyasız ve yerlerin pis olduğunu belirtti, fark etmedikleri yer ise Amerikan okul filmlerinde gördüğümüz ve öğrencilerin eşyalarını koyduğu dolabın altında bir kamyon çöp birikmiş olmasıydı. Okul yönetimi, hazirandan eylüle kadar bu durumu (90 gün) hiç fark etmemişlerdi ve okulun açılmasına bir hafta kalmasına rağmen de dikkatlerini çekmiyordu. Sınıf boyatılmayacaktı çünkü öğrenciler kirletmişti, olabilir, onlar bunları hep yapacaklardı ama bu onların suçu değildi ki! Yerler sildirilmeyecekti çünkü okul maddi kaynaklarını bu alana aktaramazdı ve öğrenciler pis bir yerde eğitim alabilirlerdi.

Okul yönetimine sınıfı boyamak istediğimi, temizlemek istediğimi ve bu işleri ancak akşamları ya da hafta sonu kimse yokken, sakin kafayla yapacağımı, aceleye getirmeden her şeyi güzelce yapmak istediğimi ve bu minvalde okulun anahtarından bir tanesini dilekçeyle isteyerek bana vermelerini istedim. Verilmedi. Sebep olarak da “iş güvenliği” gösterildi ve bir yöneticinin bu durumda risk alamayacağı belirtildi ve aynı yönetici deneyimlerinden bahsederek başına neler gelebileceğini tahmin edemeyeceğini belirtti.

Ben; bir teröristtim, ben bir yakıp yıkıcıydım, ben devletin aynı zamanda bir öğretmen olan müdürüne göre ötekileştirilen ve okula onun kadar sahip çıkacağı düşünülemeyen bir öğretmendim. Vizyona bakar mısınız?

Söyleyemedim ama buradan belirtmek istiyorum ve –aralarında çok değerli yöneticiler olsa da– okul müdürlerine, göremedikleri ve yorumlayamadıkları bazı noktaları göstermek istiyorum. Birincisi, okullarda iş güvenliğine dayandırılan risklerden bahsedenler, 15 Temmuz ruhuna sahip olan ve canı pahasına risk alan vatanseverleri yetiştiremez. Eğer o yüce risk olmasaydı 15 Temmuz gerçekleşmişti. Bunu tüm okul müdürlerine, buradan üstüne basa basa söylemek istiyorum ve onlara şu çağrıyı yapmak istiyorum: Lütfen, makamlarınızı eğitim ve öğretim için faydalı olacağı bilinen bir konuda risk almaktan çekinmeyen yöneticilere bırakınız.

Okullardaki çoğu yönetici, bugün mevcut hükümete yakın olan sendikanın üyesidir. Bu sendikada bulunan çok değerli insanlar var, onlara haksızlık etmek istemem ama çoğu okul müdürü sendikayı bir amaç için kullanmaktadır: yöneticilik.

Bu alanda yine çoğu okul müdürü, Reis’e nazireler dizse de onların bu nazireleri yapaylıktan öteye geçmemektedir. Yapaydır çünkü nazireler dizilen ve göklere çıkarılan Reis’in yapıp ettikleri, vizyonu, çalışma azmi ve vatanseverliği, bu kişilerde, zihnen de çalışma anlamında da, hiçbir şekilde tezahür etmemiştir. Okul müdürleri mesai bitimi olan 17.00’de okullarını terk ederler ve sosyal hayatlarını idame ettirirler. Bu yöneticiler, okulun kutsallığına inanmazlar. Bana göre okullar, öğrenciler ve eğitim diğer kutsallarımız gibi bizim kutsallarımızdır. Bu kutsallık bağlamında okul yöneticisi; geleceğimiz için, öğrencilerimiz için çoğu şeyden vazgeçmeli ve okulu tüm yaşamının merkezine yerleştirmelidir. Yöneticilerin Reis’e duydukları hisler yapaydır çünkü her konuda bilgi yumurtlamalarına, bir senarist yetkinliğinde senaryolar üretmelerine rağmen Reis’in iki üç saat uykuyu yeterli görüp vatana hizmet etmelerini bu yüce yöneticiler akıllarına bile getirmezler. Bu anlamda çoğu yönetici kendi lehine olarak “pragmatist”tir.

Amacı daha iyi eğitim ve öğretim için çalışmak olan yöneticiler, kendi aralarında ve sendika yöneticilerinin de katkıları ile çıkardıkları “Kanun Hükmünde Birbirimizi Koruyalım Kararnamesi” ile birbirleriyle her zaman iyi geçinir ve birbirlerini aynı sendikadan da olsanız size karşı üstün tutarlar. Tabiri caizse 1 milyona yakın öğretmen çoğu yönetici tarafından ve sendika tarafından “zurnanın son deliği” olarak görülür. Sendikanın bu dönemde asıl işlevi, size karşı yöneticileri savunmak olmuştur ve onlarca siz bir nitelik olarak değil, nicelik olarak görülürsünüz.

Sendika yöneticilerinin kapılarına varıp, “Huzurlu değilim, fikirlerime önem vermeyen bir yönetim var, amacım yöneticiyi şikâyet değil, okulun da benim olduğunu bilmesi” ya da “benim ülkem için risk alıp faydalı olacağım ve beni bu şekildeki çalışmamla kabul edecek bir okul yöneticisinin yanına veriniz.” derim ama görmezden gelinir. Aslında onlara şunu söylerim: “Beni bu şekilde üzmekle elinize ne geçiyor?” Cevaplaması zor değil ama üstünde durmaya değmez.

Diğer bir husus, perde olayı. Okullarda kameralara izin verilmişse bunun okul yöneticisinin odasında büyük ekran televizyona yansıtılmasının doğru olup olmadığıdır? Yöneticilerin de öğretmenlerin de perdeleri olmalıdır. Okul yöneticileri odalarına monte ettirdikleri televizyonlardan saatlerce öğretmenleri izliyorlar. “Öğrenciler” diyecekler ama kim öğrencileri izlemek ister ki? Kameraya neden herhangi bir olay olduğunda ihtiyaç duyulmuyor da her an olay olacak gibi yönetici odalarında bu görüntüler izleniyor, anlamış değilim. Yöneticiler illa bir şey izlemek istiyorlarsa odalarına kendi ceplerinden ödemelerini yaparak bir akvaryum alabilir ve bu şekilde hem zihinleri dinlenir hem de belki yaratıcılıkları gelişir.

Sonuç olarak, yapay Reis sevgileri altında kendi yöneticiliklerini garanti altına alan; Reis’in vizyonundan ve çalışma azminden uzak bir görüntü sergileyen; sendikayı şemsiye olarak kullanan; biz öğretmenlere risk almamamızı tavsiye eden ve bu tavsiyeyle 15 Temmuz’da risk alanları gözden çıkaran ve riskin önemini anlamayan; biz öğretmenleri ötekileştiren; iyi niyetli öğretmenlerin de en az okul yöneticileri kadar okulları düşündüğünü anlamayan ve onlara güvenip okulun anahtarını teslim etmeyen; vizyondan, insan ilişkilerinden yoksun okul yöneticileri olduğu sürece bu yüce millet; tüm yatırımlara, tüm harcamalara rağmen bir arpa boyu yol alamayacaktır. Millî Eğitim Bakanlığının ve Sayın Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un da “Bir Milyon Öğretmen, Bir Milyon Fikir” kapsamında dikkatini çekmek isterim. Bizim bir milyon öğretmenimiz yok; sadece basiretsiz, uzgörüşten uzak okul yöneticilerimiz var.

| Metin için kullanılan çizim Alfred Kubin’e aittir.

Tagged with:
Mehmet Akgül

1981'de K.Maraş'ta doğdu. İlkokul ve lise eğitimini doğduğu şehirde aldı. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Türkçe öğretmenliği yapmaktadır.

Bir Cevap Yaz