Mustafa Şahin’in Kaleminden, “Sen Niye Kurşun Asker Oldun?” 17

Mustafa Şahin’in Kaleminden, “Sen Niye Kurşun Asker Oldun?”

Mustafa Şahin’in 27 Temmuz 2017’de Akif Emre’nin yayın yönetmenliğindeki Haberiyat’ta yayımlanan yazısını önemine binaen iktibas ediyoruz.


“Bizim bu insanca üzgünlüğümüz dillere destan”

Seni çok savundum sana rağmen ama bir faydam dokunmadı, dokunamadı. İstedim ama sesim sana ulaşmadı, ulaşamazdı. Sen mahallemizin terbiyeli, çalışkan, sempati toplayan çocuğuydun. Ebeveyninin umutlarını devşirmen için herkes el altından elinden tutuyordu. Herkes büyümeni bekliyordu ve sen sarılacak yaralarımızı temsil ediyordun. Tuhaf bir şey oldu. Sen büyüdükçe hayata, devlete, dünyaya dâhil oldukça etrafına, bize az yukardan bakmaya, gözünü bizden kaçırmaya başladın.

Nasıl oldu, sen mi kolay olanı seçtin; bizim mi sıtkımız sıyrıldı anlamadım. Sen bize evlatken, umutken, gelecekken birden asker oldun. Kurşun asker. Allah var, bizden yüz çevirdiğini görünce yüreğimiz burkuldu ama biz de gözümüzü çevirdik senden. Biliyorum çok geç, biliyorum sözün bittiği yer; biliyorum dün ulaşmayan sesim, bu mesafeden bugün hiç ulaşmaz; yine de sana bir şeyler söyleyesim var.

Seni biliyorum. Sen hiç ben demezsin, bence demezsin, kanaatimce demezsin. Keşke deseydin. Benliğin alınmış senin, sinirlerin alınmış, ruhun alınmış. Hiç yükselmez sesin, hiç köpürmez ayranın, hiç sürçmez dilin. Sen hep bir kastın içinden, bir perdenin altından, bir duvarın ardından konuşursun. Söylersen bir kişilik söylersin. Ebeveynine dahi halini arz etmezsin. Eğitiminin, terbiyenin esası iz bırakmadan karda yürümektir. Oysa insan iz bırakmadan iz süremez.

Sen hep böyle miydin? Sanki böyle değildin. Başkasına acıma hissi taşımasan da en azından kendine acındırırdın. Sana ne vaat edildi ki kendinden geçtin, iradeni devrettin, teslim ettin? Kendini kime, iradeni nereye bıraktın? İnsanların, umut, korku ve acıma duygularına seslenerek bir ömür biriktirdiğin varlıktan, varlığından nasıl, niye vazgeçtin? Sermayeni nasıl sele verdin, kendini nasıl yağmaladın, yele verdin?

Biliyorum, çileciydin, çileye, meşakkate talip olduğunu söylerdin. Perhizkârdın ve öyle olunmalı derdin. Karışık bir dilin, farklı bir gramerin vardı. Folklor yoktu sende. Hüznün tanıdık değildi. Sevincini de tanımıyorduk. Camide saf tutarken hiç yan yana düşmedik. Sağımızda yahut solumuzda hemen hiç olmadın. Ağlardın. Hem dram hem tragedyaydın. Seni izleyene, seni dinleyene katharsis yaşatırdın. Sahi, dünyayı bütün olarak istediğin için mi öyle perhizkâr, öyle başı eğik ve mahzundun?

İnsan nasıl o kadar iyi olur derdim? Ben bu kadar kötücülken sen nasıl o kadar iyiydin? Şimdi sen, o iyilik ihtimalini benden aldın. Hani tanrıları atlatacaktın. Hani kendi ifadenle Promete’ydin. Hani size lâzım olan ateşi getireceğim demiştin, hani bize lâzım ilmin formülünü, geri kalmışlığımıza şifa olacak reçeteyi getireceğine dair söz vermiştin? Sen, bizi yakmak için mi o ateşi getirdin? Bizi yaktın, evini, yurdunu, yuvanı, kendini niye yaktın?

Biliyorum sen vazife adamısın. Gözlerini kaparsın vazifeni yaparsın. Nasıl, niye, neden, niçin demezsin. Her şey senin adına düşünülmüştür. Sana yöneltilen sorular da senin kendi soruların da cevap anahtarıyla birlikte elinin altındadır. Ve sen, sen değilsin, bir şahs-ı manevisin. Bir sır taşıyorsun. Sen sözünü kendin söylemezsin. Birine söyletirsin. Şarkını birine, marşını birine, şiirini birine… Savunma hakkını bile kendin kullanmazsın. Senin fikrin sende değil.

Sen sadece istersin ve istediğini alırsın. Almak hakkındır senin. Kendi namına değil ya aldığın. Sen kendine yetersin. Ve senin ağın sana yeter. Başkası can çekişse, imdat etse seni alakadar etmez. Senin heba edecek vaktin yoktur. Başkasının öyküsüyle, feryadıyla, fikriyle, füruatıyla alakadar olmazsın. Güya cankurtaransın, güya itfaiye erisin, güya hizmete memursun. Güya muhabbet fedaisisin. Sen, kimseden önce söz almaz, aldığın sözü tamamlamazsın. Sen hep ima edersin. Fikrin ne, sen ne söylüyorsun denirse sana, sözü murdar eder bırakırsın.

İnsanın duymak istediğini ve insana iyi gelecek sözü ezbere bilirsin ama insanın kendisine, öyküsüne, ruhuna, yarasına hayatta eğilmezsin. Kafa kola alamayacağına, bir şey tahsil etmeyeceğine selam vermezsin. Bir fikre itiraz ettiğin, bir masadan kalktığın yahut bir masayı devirdiğin görülmemiştir. Hiçbir düşüncenin karşısına çıktığın, hiçbir yanlışa yanlış dediğin olmamıştır. Tehlike gördüğün her yerde çalıyı dolanır, risk almaz, başını kaldırmazsın.

Bir adaksın sen. Adanmışsın. Kudretlinin karşısında boynun bükük, zayıfın karşısında mağrur bir heykelsin. Senin adalet terazin senin adalet terazindir. Kuzu gördün mü kudretli bir kurt olur, çemkirir, höykürürsün ama gücün karşısında süt kuzususun. Zayıf görünürsün ve bu âdetindir. Bu yolla zayıf insanların gönlüne girer, bu yordamla boyunlarına kement atarsın. Ağına düşenlerin sana borcu var, bitmez tükenmez borcu. Zira sen, onlara ekmek verdin, su verdin. Ellerinden tuttun, basamakları çıkarttın, dünyayı tanıttın. Onları teşekkürle takdirle tanıştırdın ve onlara hayatın kestirme yollarını öğrettin.

Sen, bir başına değilsin, birey değilsin, ferdiyetin yok senin. Doğrun yok, yanlışın yok. Dolayısıyla mesuliyetin yok. Yani, hem varsın hem yoksun. Sen bir bütünün parçasısın. Şahıs olarak değil, hükmi şahsiyet olarak varsın. Ruhun ram olmuş senin. Bu itaat ruhunla yük, yani sorumluluk senden alınmıştır. Haliyle, bütün testlerde senin tercihin doğrudur. Sana kusur olmaz. Yanlış olmaz ki sana, yanlışların doğrularından eksiltsin.

Sen doğrusun, haklısın. Doğru ve haklı olduğun için soruların peşinen cevaplanmıştır. Sen her zaman ve her durumda haklısın. Adalet, hakkaniyet terazisi sana değildir. Sen terazinin kendisisin. Sana verilen az bile. Sana verilen zaten senin hakkındır. Ananın ak sütü gibi hakkın. Sana verilmeyense senden gasp edilendir. Biriktirdiğin hınç bundandır. Üstümüze yağdırdığın gazap bundandır.

Seçilmişsin sen, üstünsün; sadece zekân ile değil, duygusal zekân ile. İnsanların onayını, takdirini, rızasını alman zaten seni başka bir katmana taşımış. Değilse sana bu kadar insan bu kadar para niye emanet edilsin. Sen güvenilirsin. Berat belgen, icazetin elinde, sırrın kalbinde olduğunda şeriatı çiğnesen de (haşa) bir şey olmaz sana. Zira sen sadece başarı değil, başarıya giden yolsun.

Arınmışsın sen. Günaha gark olanlar masum ruhuna erişemez. Kaldı ki, sen kimseyi kırmaz incitmezsin. Sen elsiz ve dilsizsin ama sana el veren kazanır. Hem sen hoşgörüsün. Benliğin erimiş, ruhun zırhlanmıştır. Sen serapa sırlanmışsın. Ölmüşsün sen, kimse öldüremez seni. Bir evin, bir dilin mahzenindesin. Ezberinden kimse çıkaramaz seni. Kimse tanımlayamaz. Nurdan bir heykel olmuşsun. Dünyada yunmuş, yıkanmış, arınmış, durulmuşsun. Çitilenmiş kurumuşsun.

Kendinden memnunsun ve herkesin senden memnun olmasını istiyorsun. Hasmın yok, gönlüne girmediğin yok. Her daim semadasın, yüksektesin. Bize uzak durduğun gibi cemi cümle ümmeti Muhammed’e uzaksın. Biz anlamazdık bu mesafeyi ama sen niye bu mesafede durduğunu bilirdin. Müjdelenmiş, kurtulmuşsun. Üstelik fert olarak değil, cümleten. Sana dar gelir dünya; sen bir yeryüzü hareketisin, hatta bir gökyüzü hareketi.

Çilecisin sen, çilekeş. Sinik bir kiniksin. Konforun zirvesinde bile ruhu çarmıha gerilmiş gibisin. Her ziyafetten kalkarken İsa’nın son yemeğinden gelir gibisin. Ağlarsın. Yaşamadığın ıstırabı yüzünde sabit tutarsın. Zekisin. Kimi ikna edeceksen onun söz dağarcığını kullanırsın. Hem demokrat, hem sosyal demokrat, hem mistik, hem seküler, hem liberalsin. Hem lafızcı hem batınisin. Hem Şii hem Sünnisin. Dilsiz, itirazsız Stoacı bir filozofsun ama güce meftunsun. Herkülsün, Dahhaksın, Feridunsun. Beyaz, mitolojik, ezoteriksin. Asos’lu, BergamalıAtinalıRomalısınKıtmir’sin ama aynı zamanda Heraklit’sin. Kimseye minnetin yok. İskender’e bile. Hem Diyogenes’sin hem Zenon.

Senin kimsenin gözyaşını sildiğin görülmedi ama herkes sana mendil oldu. Uzun seneler şehirde köyde mahallede kimse hiçbir musalla taşının başında görmedi seni. Kimsenin acısına, hüznüne, sevincine iştirak etmedin. Kendi acil gündeminle öyle durdun orada, o yükseklikte. Bir dünya cenneti kurdun. Dört başı mamur bir cennet… Kendine yeten bir cennet… Bir kale, bir kule… Kimsenin nüfuz edemeyeceği ve seni çıkaramayacağı bir cennet… Çarşıda pazarda hem herkese el açtın hem de her şeyden müstağni durdun. Kinizminle erdem timsali oldun. Bila bedel bilge oldun. Bütün itikatlara ve bütün ideolojilere mensup insanları dönüşsüz bir biletle terkine aldın.

Efendilerini sen cepheden tanırdın. Hürmet edeceğini de görmezden geleceğini de ezbere bilirdin. Hangi çiçekten bal alacağını, hangisinde polen kalmadığını bilirdin. Bütün bal arılarından bütün zar kanatlılardan daha iyi yapardın işini. Bir gövden, bir gölgen, bir iddian yoktu ve bu yokluk sana hep kazandırıyordu. Bu yoğurdun bolluğu, bu değirmenin suyu seni hiçbir zaman kandırmıyordu, kandıramıyordu. Ölçü sendin. Herkes sana göre vaziyet almalıydı. Hakikat avcunda, gaybın anahtarları elindeydi. Kul gibi değildin sen, kusurlu değildin. Günahsızdın, günah işleme ihtimalin yoktu. Dışarıya senden hiçbir duygu sızmıyordu. Seni kimse çözemezdi, çözemiyordu. Hele dünya ölçeğinde bir cinayet tasarlayabileceğini kimse tasavvur edemezdi.

Ben seni ısıramam, seni uyaramam. Keşke öyle bir maharetim olsaydı. Sen bir maharet ustasısın. Kırk yıl kapalı gişe oynadın Üç Maymunu. Saklı bir kimlikle kırk yıl sahnede kaldın. Kırk yıl kuklaların oynadı. Kaleyi içerden fetihti muradın. Sana mani olanın, yoluna taş koyanın, ocağına ateş düşürecektin. Düşürdün. O hep güleç halinle her daim bir üst katmanda durdun. Keşke postunda biriken öfke, kin ve nefreti sezebilseydik. Yalnız kendi aldanışımız için değil senin için de keşke. Bunu yapma, açık ol, karnından konuşma, kenevirden uzak dur, az samimi ol, kendini yakma, kendini zehirleme derdik. Olmadı, olamadı.

Batınını, zahirini, ruhunu, aklını bizden sakladın. Sırrını sıkı tuttun, sızdırmadın. Biz sana bakakaldık. Cüretinin arttığını, mesafeyi açtığını, hatta bazı suç edevatıyla dolaştığını da gördük ama müstakil bir öykü yazmaya kalkacağına ihtimal vermedik. Hiçbir zaman özne olmadığından sana hiçbir şeyi yakıştırmadık. Bazı heveslerini gördük hissettik ama onları devlet ile toplum arasındaki derin yaralardan nemalanma arzuna verdik, yani fırsatçılığına yorduk. Karşı taraf yesinler birbirlerini dedikçe de kol kırılır yen içinde dedik. Bu arada çıkardığın yangınları da dur bakalım ne olacak diye seyrettik. Biraz hüsnü zannın, biraz ahlakçılığımızın, biraz da geleneksel maslahatçılığımızın payı vardı.

Biliyorum sana dair söz bitti ama merak ediyorum onca felakete rağmen bugün hâlâ o dilin, o fanusun içinde misin? Akıl yürütme ya da yürütememe halin aynı mı? Mesela, hâlâ bu ülke ülkelerden bir ülke midir sana. Hâlâ yüreğin kin ve nefretle mi doludur? Hâlâ Ümmeti Muhammet’ten kimseyi sevmiyor musun? Hâlâ kargışta mı, kara büyüde, efsunda mısın? Söyler misin, o güler yüzlü çehrenin ardında o kini, o nefreti nasıl sakladın?

Belki kendine bir iyilik yapabilirsin, aklınla, kalbinle yüzleşebilirsin; pişman olabilir ve kendini kendi iç mahpus damından çıkabilirsin diye zorluyorum. Fedai olmak yerine fert olmayı seçer, belki memleket ortalamasına dâhil olursun. Belki o yükseklikten iner aramıza, sokağa, hayata karışırsın. Belki, yanlış düşünmüşüm yahut düşünememişim dersin. Aklın sana yetmediğinde belki az biraz yardım alırsın. Kolay değil, ileri geri her adım irade gerektiriyor. Keşke bir tercih hakkın olsaydı da uçurumun tersi istikamete gitseydin.

Hep başarmak ve hep kazanmak üzere şartlandığın için olan biten sana ağır geldi. Hep alacaklıydın. Biliyorum bir ömür sahte acılarla, uydurma melodram ve tragedyalarla beslendin. Şimdi üzerlerine ateş salarak soldurduğun ruhlar ve söndürdüğün ocaklar var. Peki sen hâlâ orada mısın? Ne diyeyim sana. Sen dilimi, umudumu, gençliğimi, okulumu, yurdumu, evimi yaktın. Sen, seccademi, yastığımı, battaniyemi ateşe verdin. Sen, emanet aldığın hayalleri zimmetine geçirdin. Sen on binlerce, yüzbinlerce evladımı, baharımı, yazımı, güzümü, kışımı gasp ettin. Sen en nadide, en rafine kelimelerimi zifte buladın. Benim en beyaz, en turfanda kelimelerimi aldın ve bütün kitaplardan, dillerden, dualardan edindiğim kamusumu, ıstılahlarımı çaldın, çiğnedin.

| metin için kullanılan fotoğraf Selçuk Azmanoğlu‘na aittir

Bir Cevap Yaz