Daha Fazla Başyazı
Mısır Tecrübesinin Düşündürdükleri 9

Mısır Tecrübesinin Düşündürdükleri

Mısır’da, seçilmiş Mursi yönetimine karşı gerçekleştirilen darbe ve direniş gösteren insanlara yönelik katliamların gerek bölge siyasetinde gerekse geniş bir ölçekte dünya siyasetine birtakım etkileri oldu. Bu etkiler ya –Türkiye dâhil– ulus devlet ya da küresel sermaye çıkarlarınca veya özelde irilik ufaklı varlık gösteren değişik grup ve aktörlerin taleplerince farklı açılardan yorumlandı. Fakat söz konusu sürecin Müslümanlar için ne ifade ettiği hususunda güvenilir bir bilanço çıkarılabilmiş değil.

Literatüre yerleşen adıyla “Arap Baharı” öncesinde “İslamcıların demokrasiye inanmadığı” otoriter rejimlerin kendi politikalarını meşrulaştırmak için kullandığı en temel savdı. İslam’ı temsil yeterliliği her ne olursa olsun, İslam’ın siyasal bir zeminde belirleyici olabilme ihtimalini gündeme getiren her yapı, mevcut dünya düzeni için bir tehlike alarmı çalmaktadır. Bu durum bölgedeki her türlü alternatifi İslami yapılara tercih edilir kılmak için yeter sebepti. “Arap Baharı” süreci evvela demokrasi ve “halkın iradesi” söylemini Müslümanların ajandasına sokabilmesi açısından Müslümanların aleyhine işleyen bir süreci ifade ediyor. Müslümanların demokrasiyle, “halkın iradesi” söyleminin temelindeki felsefeyle iğfal edilmesi Mısır açısından kısa sürdü. Bunun sebeplerini Mısır’ın bölgedeki konumu üzerine, özellikle İsrail’in beklentileri açısından, düşünerek okuyabiliriz.

Mısır’daki darbe sürecinin estetize edilmesi yönünde bir ihtiyaç bile duyulmadı. Uluslararası geniş bir uzlaşmayla Mısır ordusu, muhalefetin açık desteği ve meydan siyasetiyle “göstere göstere” kanlı bir darbe yaptı. Bu hususlarda uzmanların, akademisyenlerin, politika yapıcıların ağıt yakmalarına alışkınız. Yakılan bu ağıtlarda dahi “seçimle iktidar gelmenin iktidarda kalmak için çok az şey ifade ettiği” vurguları ağır basıyor. “Demokratik değer”lerin, uluslararası hukukun, insan haklarının hiçe sayıldığı, halkın iradesinin ıskartaya çıkarıldığı vb. noktalarda kendini gösteren bu eleştiriler zannedilenin aksine, hâlâ, söz konusu “değer”leri merkeze alma yönünde bir davet içeriyor. Esasında İslam’ın bütün değerleriyle birlikte, “insan”ı belirleyen, belirlediği insana uygun bir dünya kuran küresel siyaset lehine sahneden çekilmesi isteniyor. Bu anlamda seçimle iktidara gelmenin muktedir olmak anlamına gelmediğinin anlaşılması Müslümanlar için bir kazanım kabul edilebilir. Batı’nın hegemonik söylemi olan “demokratik meşruiyet” kavramının buharlaşması, her ne kadar bu Müslümanların iradesiyle başarılamamış olsa da, önemlidir.

İhvan hareketine “dönüşmesi” için bir mühlet tanınmadı. İhvan’ın “Batı karşıtlığı”nı demokrasi zemininde yumuşatarak hercai bir Batı eleştirisine tahvil edebilecekleri bir süreci İhvan’a tecrübe ettirmediler. Bunda İhvan’ın kurucu aklının, lider kadrosunun, tabanının kimlikleri noktasındaki dikkatlerinin muhakkak bir etkisi vardır. Hatta belirleyici bir etkisi olduğu bile öne sürülebilir. Fakat Türkiye’de, kendi tecrübemiz üzerinden düşünürsek, bu “dikkat”in nihayetinde çok da bir anlam ifade etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mısır’daki darbe süreci küresel aktörler için çıkarların değerlerden üstün olduğunu göstermesi açısından değil, çıkarın bizatihi değer olduğunu bütün varlığının eksenine koyan “tek millet”in konsensüsünün nasıl bir derinliğe sahip olduğunu göstermesi açısından önemli. Söz konusu sürece bugünden bakarak, Müslümanlar açısından “olumlu gelişmeler” yaşandığını söyleyecek değilim. “Keşke yaşanmasaydı”dan olandaki hayrı görmeye doğru bir seyir içerisinde düşünmenin gerekliliğine inanıyorum. Ayrıca “eğer İhvan iktidarda kalsaydı”nın ne anlama geldiği üzerine de düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.

Türkiye zaman zaman, başta Mısır olmak üzere diğer bölge ülkelerine bir örnek olarak gösteriliyordu. Bilhassa 15 Temmuz sonrasında yaşanan gelişmelere bakarak değişik açılardan Mısır’ı Türkiye’ye “örnek” gösteren bir yaklaşım da belirmeye başladı. Aslında Türkiye’de Mısır’a nazaran çok daha netameli bir tablo söz konusu. Seçilmişler, “halkın iradesi” görünürde güçlendirilirken hareket sahaları daraltılıyor. Bunun Müslümanlar için ne anlama geldiğini açıkça anlayamayacak ve yorumlayamayacak kadar tarihin içindeyiz. Fakat görünen o ki ulus devlet kurgusuna uygun bir Türklük tanımı ve İslam anlayışı/pratiği Müslümanların rızası üretilerek “resmi”leşiyor. Ülkenin rotasını Batı’dan Doğu’ya kaydırmayı esas alan ve ilginç bir şekilde İslam aleyhine gelişen bir millileşme söylemi her geçen gün İslam’ı kültürel bir unsur olarak daha da sınırlıyor.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. HAZIRKITA'nın genel yayın yönetmenliği görevini yürütüyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz