Mağdur Kim? 26

Mağdur Kim?

 

15 Temmuz 2016’nın üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti.

Bu süre içerisinde 15 Temmuz’da ve sonrasında olanlar enine boyuna tartışıldı.

Darbe girişiminin karanlıkta kalan noktaları üzerine çeşitli spekülasyonlar yapıldı, yapılıyor.

Bu süreçte binlerce kişi işinden atıldı, binlercesi açığa alındı.

“Bilanço ağır”.

*

Son bir yıl içerisinde en çok duyduğumuz kelimelerin sıralamasını yapalım desek…

Muhtemelen ilk sırayı “mağduriyet” kelimesi alacaktır.

İkinci sırayı da “adalet” kelimesi alabilir.

15 Temmuz sonrasında “mağduriyet” kelimesini parselleyerek tekeline alanlar Türkiye’ye yönelen darbe/işgal girişiminde büyük veya küçük rol üstlenenler ve onların yakınları olmuştur.

“Adalet” kelimesini parselleyerek tekeline alanlar ise kendi ikballerini 15 Temmuz’daki girişimin başarıya ulaşmasında gören siyâsî çevreler olmuştur.

*

Bilirsiniz, cinâyet romanları bizleri “katil kim” sorusunun peşine düşmeye alıştırmıştır. O kitaplarda dikkatimizi mağdurun kim veya kimler olduğu üzerinde toplamayız. Merak uyandıran katilin kim olduğudur ve ortadaki cinâyetin neden işlendiğidir.

15 Temmuz’daki hâdise bu noktada bütün dengemizi bozdu.

Aslında her şey o kadar açık ve ortada ki sarf edilen her bir kelime suya fırlatılan bir taş misâli meselenin bulanmasına, odağın kaybolmasına hizmet ediyor.

15 Temmuz’un “katil”i (katil derken irili ufaklı unsurlara sahip bir koalisyondan söz ediyorum) bütün ilişki ağları ile cürmümeşhut hâlinde yakalandı. Anlaşılacağı üzere bu bahiste katilin peşine düşmenin şark kurnazları için herhangi bir getirisi yok.

Ekmek kapısı olarak belirlenen temel soru “mağdur kim” sorusu olmuştur.

Evet, “mağdur kim”?

Bu soruya karşılık olarak “FETÖ ile irtibatı olmamasına rağmen atılanlar mağdurdur” diyenler olacaktır. Böyle kişiler yok mudur? Tabi ki vardır. Bu noktada sorumlunun kim olduğu üzerine düşünmemiz icap eder. Ortaya çıkan bu durumun sorumlusu devlet midir “paralel devlet” midir?

Kaldı ki “alakam yok ama atıldım” diyenlerin önemli bir bölümünün en kritik zamanlarda FETÖ yapılarıyla ilişkilerini(dershane, banka, stk) sürdürdüklerini görebiliyoruz. Bu noktada, atılanlar en azından nedâmet duyma adabından yoksun olmamalıdır.

(15 Temmuz gecesi can verenlerin ve o insanların yakınlarının “mağduriyet” tartışmalarında bir yeri kalmadı. O insanları kirlenen “mağdur” kelimesi ile anmamayı tercih etmek en doğrusu…)

 

 “Gariban Memur”

Sıkça duyduğumuz cümlelerden biri: “Eli silahlı olanlara gereken neyse yapılsın ama ‘gariban memur’un ne suçu var”?

En ücra köşede, varlığı ile yokluğu belli olmayan vasıfsız insanların “abi” olarak binlercesine hükmettiği bir yapıdan bahsediliyor. Bugün bırakın Gülen’i herhangi bir “abi”sinden gelen emri bir “gariban memur”un geri çevireceğine ihtimal veriyor musunuz?

Bir de “15 Temmuz öncesinde gereken tedbirler neden alınmadı?” sorusunun peşinde koşan “mağdur”lar var. Yüzlerce insan can verdi, hemen ertesinde çok kapsamlı bir tasfiye ve kurumsal yeniden yapılanma süreçleri başlatıldı… Hangi noktadayız? İçeride ve dışarıdaki atmosfere baktığınız zaman Türkiye’nin safında yer alanları mı yalnız görüyorsunuz yoksa FETÖ’yü ve FETÖ argümanlarını siyasette tedavüle sokan CHP’yi mi yalnız görüyorsunuz?

Bütün yaşananlardan sonra, bugün bile tablo buysa düşünün, 15 Temmuz’dan önce Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkıp tehlikenin boyutlarından bahsetse ve bir tasfiye süreci başlatsa neler olurdu?

*

Mağduriyet söylemlerini yersiz bir şekilde çoğaltanlar bir noktada haklılar: Evet, haksızlık yapılmamalı, “gariban memur”a dokunulmamalıdır.

Sadece 15 Temmuz gecesinde aktif rol oynamış asker-sivil kişiler için idam cezası düşünülmelidir. 15 Temmuz’a varan süreçte payı olanlar suçları nispetinde cezalandırılmalıdır. İstisnâsız olarak da bütün FETÖ mensupları devlet memurluğundan atılmalıdır.

(NOT: FETÖ’den atılanların ardı ardına, Türkiye’nin dört bir tarafında büfe, market, çiğ köfte dükkânı açtığını görüyoruz. Ortalama memurun geçim şartları bellidir. Görevden atılan devlet memurlarının para kaynakları tâkip ediliyor mudur?)

 

“Merhamet, ağızların iğrenç sakızı”

Malum, îdam tartışmalarının yankısı Türkiye sınırlarının dışından gelir.

Gizli-açık yüzlerce gayrimeşrû operasyonun koordinatörlüğünü yapan ülkeler “insan hakları” söylemleri ile yeri göğü inletir.

Neticede darbenin önlenmesi onların nazarında “daha fazla demokrasi” getirmemiştir.

Darbe girişimi başarılı olsaydı da muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı alabildiğine şeytanlaştıracak haberler tedâvüle sokulacaktı.

Gerçi hâlihazırda bu şeytanlaştırma süreci başlamış durumdadır. Yaşadığımız günler “darbenin ikmali” için bir tür yeniden hazırlık günleridir.

Mısır’da yaşananları hatırlayalım. Hüsnü Mübarek devrinin kadroları göz açıp kapayana kadar hapse girip çıktılar. Türkiye için de olması istenen budur.

Bu süreci Türkiye lehine çevirecek en esaslı hamle bir an önce îdam cezasının hayâta geçirilmesi olacaktır.

*

The Life of David Gale adlı 2003 yapımı bir Alan Parker filmi vardır.

film hakkında bilgi içerir

/Filmde, usta aktör Kevin Spacey, Teksas’ta yaşayan îdam karşıtı liberal ve entelektüel bir üniversite profesörünü canlandırıyor.(David Gale) Ancak Gale, önce tecavüz, sonra da adam öldürme suçundan hapse düşer. Hâkimler işlediği suçlara karşılık olarak Gale’i îdama mahkûm eder. Kate Winslet ise, adamın son üç gününde onunla röportaj yapmak üzere görevlendirilen gazeteci rolündedir.(Bitsey Bloom) Röportaj esnasındaki geri dönüşlerle, olayın karanlıkta kalan yönleri aydınlanacak ve adamın suçsuzluğu anlaşılacaktır./

Film îdam karşıtlığı noktasında insanı hayli bileyecek bir kurguya sahiptir.

Doğrusu, 15 Temmuz’un sıcaklığında, Ankara’da Kızılay meydanında ve meclis önünde “îdam” çığlıklarını duyduğumda ürpermiştim.

Îdam bu, şakası yok.

Merhamet ağızların iğrenç sakızı” diyen Reis Bey’in pişmanlığını yaşamayı hiç istemem.

Fakat bugünkü durum farklı: 15 Temmuz yargılamalarına münhasır olarak, 15 Temmuz gecesinde aktif rol oynamış asker-sivil kişiler için îdam cezası muhakkak hayâta geçirilmelidir.

 

Oy Hakkı

FETÖ, PKK vb. terör yapılanmaları ve bu tür yapıların argümanlarını siyâset sahnesinde tedavüle sokan CHP kadroları “adalet” istiyor.

En önemli arzuları ortak olarak hedefe koydukları Erdoğan’ı devirecek bir  çoğunluğu elde etmek. (Tabii Gezi, 17-25 Aralık, 15 Temmuz girişimleri ile gayrimeşrû yollardan başarıya ulaşamadıktan sonra meşrû seçimlere mahkûm olmanın sancısı içerisinde…)

Terör örgütü mensubu olma, terör örgütlerine kaynak sağlama vb. suçlardan dolayı memurluktan atılanların oy hakkının bulunması ne kadar doğrudur?

Bu soru, yüzlerce insanımızın kanını yerde bırakacak her türlü kirli girişimin “adalet” adına yapıldığı günlerde gâyet yerinde bir sorudur.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz