Kendi Payımıza Düşen 47

Kendi Payımıza Düşen

 

1
Büyük şeyler yapmayı amaçladığı bir boşluktan döndüğünde, kralların onu tren istasyonunda karşılamalarını istiyordu” der anlatıcı Karanlığın Yüreği’nde. Bu, fazlasıyla âşinâ olduğum bir duygudur. Çünkü genç olmak bunu gerektirir. Öncesinde, insan olmak bunu gerektirir. Doğarız, büyürüz. Büyürken her şeyi yoklarız. “Dünya üzerinde her şeyi ilk ben keşfettim” sanısının kıyılarında dolaşırız. Herkeste olanın, yalnız bize mahsus olduğunu düşünürüz. Biraz daha büyürüz. İlk gençlik yılları boyunca keşif duygusuna baskın bir küstahlık da eşlik etmeye başlar. İnsanlık târihinin es geçilen noktaları bir bir önümüze çıkar ve iflah olmaz bir tutkuyla târihin karanlık noktalarına ışık tutar, kördüğümlerini çözeriz. Fakat tren istasyonlarında krallar bizi hiçbir zaman karşılamaz. Bu karşılanma beklentisinden fazlaca geç kalmadan kurtulmamızda hepimiz adına büyük yararlar olduğu kesin. Çünkü gerçekten karşılanmayı hak eden güzîdelerin horlandığı bir dünyâda yaşıyoruz.

*

Lise ve üniversite yıllarımı keşfedilmeyi bekleyen bir Rimbaud olarak geçirdikten sonra bir karara varabildim. Beklentilerimi kendime yönelttim, kendimi karşıladım ve ağırladım. Daraldığım vakitlerde daha ayrı bir dikkatle yaşıtlarımın neler yapıyor olduğuna baktım, rahatladım. Yerli, yabancı ustaların benim yaşımda neler yaptığı bende derin bir tecessüs uyandırdı, rahatsızlandım. Orson Welles Yurttaş Kane’i çevirmeğe başladığı vakit 25 yaşında bir delikanlıymış ve daha önce seyircilik dışında, sinemayla hiç bir ilişkisi olmamış. Al işte… Potemkin Zırhlısı’nı çektikleri sırada Ayzenştayn yirmi beş, yönetmen yardımcısı G. V. Alesandrov on dokuz yaşındaymış. İlginç… Dostoyevski ilk romanını kaçında yazmış? Ya Ezra Pound ilk kitabını kaçında yayımlamış? Bizim Kısakürek’imiz, Pakdil’imiz, Karakoç’umuz, Kemal Tahir’imiz, Peyâmi Safa’mız? Bunları hep birer eşik olarak önüme koydum. Her bir yaş ilerlediğimde o yaş ile özdeşleştirdiğim eşiği boş geçtiğimi içimden bir ses hatırlatır. Yanlış anlaşılmasın, eser vermeyi hayâtının merkezine koyarak yaşayanlardan değilim. İnancım, her şeyden evvel bir insan olarak hayâtı ıskalamamamı gerektiriyor. İşte okumak ve yazmak benim için o ıskalamama gayretine alan açtığı müddetçe bir anlam ifâde ediyor.

2
Mesele erken yaşlarda büyük eserler vermek meselesi değil. Bilirim, her eser zamânını bekler. Her eser belirli bir düşünce geleneğinin ya imkânları ya da zaafları üzerine binâ edilir. Her özgün kafa da mekânını bekler. Zamânını bulamamış eser, mekânını bulamamış özgün kafa kayıptır, bulunma arzusundadır. Zamânını bulamamış eserin avunusu gönül rahatlatıcıdır. Evet, kayıptır ama o kayıp bir mektubu andırır. Adresi üzerindedir. Bugün değilse yarın muhatabını zenginleştirir. Mekânını bulamamış sanatçının/düşünce adamının/yazarın içimizi rahatlatacak bir avunusu yoktur. Ortaya çıkma, eser verme hatta kendilerini tanıma fırsatları dahi olmayabilir. Kimi yavan bir düşünce geleneğinin mağdurudur, kelimesizdir, düşüncesizdir, kalemsizdir. Kimi kırılmalara uğramış târihin dağıttığı muhayyilesi ile uğunmadadır. Kimi maîşet kaygısından kendisini kurtaracak imkânların kıyısından dahi geçemeden kof ezberlerini tekrarlamadadır. Bunu düşündükçe bir sızı kaplar yüreğimi, acaba kaç büyük sanatçımızı, büyük mütefekkirimizi yanlış mekânlarda yitirdik?

3

Büyük şeyler yapmayı amaçladığı bir boşluktan döndüğünde, kralların onu tren istasyonunda karşılamalarını istiyordu” dedikten sonra “Tabii, amaçlarına -amaçların doğruluğuna- dikkat etmelisin hep” kaydını düşerek bir şey daha der anlatıcı: “İçinde gerçekten çıkar sağlanacak bir şey olduğunu gösterirsen, yeteneğinin tanınmasına engel tüm sınırlar ortadan kalkar.” Bu cümleyi okuduğumda dedim ki, Conrad çok esaslı bir noktayı yakalamış. Dünyâda işler böyle yürüyor. Hangi işle meşgul olursanız olun, sizde gerçekten yarar sağlanacak bir şey olduğunu göstermelisiniz. Bu durumu düşünce bahsi hâricinde normal karşılamamız mümkündür. Kendisinden çıkar sağlamayacağı bir cerrahın ameliyat masasına yatmayı kimse istemez. Fakat bir sanatçının/düşünce adamının/yazarın kendisine alan açabilmek için birilerine-ki bu birileri genellikle maddi imkân sâhibi görgüsüzlerden oluşur- ‘içinde gerçekten çıkar sağlanacak bir şey’ olduğunu göstermekte bir beis görmemesi ortaya şahsiyet sorunu çıkaracaktır. Tanınmaya değer bir yeteneğin, eğer eser ortaya koyabilecek kadar tâlih yüzüne gülmüşse, doğru zamanda muhâtabına ulaşacağından emin olması daha doğrudur. Tekerrürün tarihi: insan acelecidir, engel kabul ettiği her ne varsa önünden kaldıracak olan ele elini uzatıverir. Kişi istediği kadar amaçlarının doğruluğuna dikkat etsin, yanlış yol kişiyi doğru hedefe götüremez. Yeteneğinin tanınmasına engel tüm sınırların ortadan kalkması için kişinin illâki yetenekli olduğu yerden yararlandırma vaadinde bulunması şart değildir. Hep yetenekten söz ediyorum. Aslında yetenek bu durumun olmazsa olmaz şartı bile değildir.

Şekil1: Er Joe Louis Diyor Ki: Kendi Payımıza Düşeni Yapmaya Gidiyoruz ve Kazanacağız Çünkü Biz Tanrı’nın Tarafındıayız, 1941-45. Afiş. Amerikan Ulusal Arşivleri

Bulunulan konumdan bazı sözleri belirli zamanları gözeterek söylemek, çıkar sağlanacak olanı temin noktasında yeterli kabul edilebilir. İstenileni vermek kâfi, îcap ederse kişiye münhasır bir yetenek îcad edilir, bünyesine yedirilir. İçinden gelinen geleneğin, çevrenin eleştirisini kazanç sağlayacak biçimlerde yapmak sınırların ortadan kaldırılması için belirli odakları kendiliğinden harekete geçirmeye yetecektir. Bu durumun ilginç bir örneğini İkinci Dünya Savaşı dönemi propaganda afişlerinden birinde görebiliyoruz.(Şekil 1) Afiş ABD’de üretilir. Afişte kullanılan kişi 1938 yılında Alman şampiyon Max Schehmeling’i yenerek milli kahramana dönüşen dünya ağır sıklet boks şampiyonu Joe Louis’tir. Louis, Pearl Harbor’ın bombalanmasından kısa bir süre sonra askere yazılması ve asker toplama eylemlerine sansasyonel katılımlarıyla siyahların savaşa destek olması için düzenlenen kampanyaların temel kişiliklerinden biridir.(Clark, 2011: 131) Dönemin Amerika’sında siyâhîlerin toplumsal konumu düşünüldüğünde, başarı sahibi bir siyâhînin Amerikan ordusunun hayrına bir göreve tâlip olmasının mâhiyeti daha iyi anlaşılacaktır. Louis, köklerinden kopmanın ve bayağılaşmanın görmezden gelinemeyecek örneği olarak zihnimdeki yerini aldı. Eskiye ve uzaklara gittim. Bugüne gelirsek, günümüz Türkiye’sinin Joe Louis’i aratmayacak yabancılaşma örnekleriyle dolu olduğunu görürüz.

Bu bahiste “kendi payımıza düşen”, içimizde gerçekten çıkar sağlanacak bir şey olduğunu gösterme telâşının uzağında kalarak üstümüze düşeni yapmak yâni “Tanrı’nın tarafında olma” iddialarından berî, Allah’ın rızasına tâlip olmak olsa gerek.

 

Bahsi Diğer:
İnşallah, her Cuma bir yazı ile burada olmaya gayret edeceğim.

| metin için kullanılan resim Tülay Aydoğan’a aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz

    1 Yorum

  1. Tanrı’nın tarafında olma” iddialarından berî, Allah’ın rızasına tâlip olmak olsa gerek.

    Allah muvaffak etsin…