Kemalizm Hasadını Topluyor 27

Kemalizm Hasadını Topluyor

 

1

Bu topraklardaki varlığımızı, birtakım tesadüfi gelişmelerin aynı zaman ve mekânda vuku bulmasına borçlu değiliz. Diyebiliriz ki Türkiye, bizatihi “varlık yokluk mücadelesi”nin mücessem halidir. Kurulduğu günden bugüne Cumhuriyet, bütün boyutlarıyla bu mücadelenin mahiyetine ilişkin tartışmaları rahminde taşıdı.

Bu tartışmaların sınırını kimi zaman harici kimi zaman “dâhili” güçler belirledi. Kanaatim o ki bizim sorunumuz tam da bu noktadadır. Görünürde “dahili” olan güçlerin  hariçtekilerden ne kadar ayrı bir iradeye sahip olduğuna ilişkin sahih bir fikre ulaşamadık. Çünkü Türkiye’yi herhangi bir toprak parçası olmaktan çıkaran “niyet” –evvel zaman içinde– şehitlerimizle birlikte toprağa verilmeye azmedildi.

Kimler tarafından? Sorunlarımızın kökeninde İslam’ın olduğunu düşünen ve bunun için kanlı bir tasfiyeyi üstelik şehitlerimizin kanı üzerinde ve de yadigar bıraktıklarına el uzatarak gerçekleştirmekten beri durmayanlar tarafından. Kulluk bilincimizin yegane tutamağı ve Milli Mücadele’nin de asli temelini teşkil eden Kur’an, içerdiği bütün teklifleri ile birlikte –önce dışardan sonra “içerden”– süngülendi. Orada bir zafiyet mi gösterdik sorusuna “hayır” diyorum. Çünkü Allah’a layıkıyla kulluk yapabilecekleri bir toprak parçasına “namahrem eli” sürdürmek istemeyenlerin “cephe gerisinde siyaset düşünmek” gibi bir lüksleri yoktu. Cephe gerisinde siyaseti düşünen harbiyelilerin hiçbiri şehit olmadı.

2

Bugüne gelirsek… Tekerrürün tarihinde yeni bir sayfanın yazıcılığını yapıyoruz. İslam ile varlık bulan kimliğimizin gerektirdiği doğrultuda cephelere koşuyoruz. Bu koşunun sosyal, beşeri, askeri boyutları var. Her bir boyutta mesafe kat ederken askeri noktada tarihi bir atılıma el verecek potansiyelimizi militarizmin kuyularına hızla boşalttığımızı görüyorum. İslam’ı dinlerden bir din olarak gören fakat Türkiye üzerinde bırakın hak iddia etmeyi kendilerini yegane yetki sahibi addeden –benim devlete rağmen devletçilik yaptığını düşündüğüm– yapılar zımnen şöyle diyor: “Siz –Hasolar, Memolar– ‘şehit olursunuz’, biz ise yönetiriz”. Siyasetlerini bu doğrultuda şekillendiren ve bürokrasiden orduya Türkiye’yi babalarının çiftliği gibi görerek ve kendilerini her halükarda “doğal hak sahibi” olarak telakki eden zihniyetin militarizmi körüklemesi anlaşılabilir. Anlaşılmaz olan “Haso”ların “Memo”ların militarizmin ocağına kendilerini yakacak olan odunları hırsla taşıyor olmalarıdır.

Militarizm eleştirilerini “savaş karşıtlığı” parantezine almayı doğru bulmam. Savaşın “hak” olduğu, insan öldürmenin adaletin tesisine hizmet ettiği durumlar vardır. Öyle ki kaçınılmaz olur savaş. Bütün bir millet varını yoğunu ortaya koyarak yola revan olur. Militarizme teşne olmak ise yola revan olmadaki maksadın, silahı elinde bulunduran ve Türkiye’yi Doğu ve Batı’ya farklı taraflarından çekiştiren merkez kadrolarca massedilmesinden rahatsız olmamakla kendini gösterir. Bu bağlamda “yekpare bir silahlı güç ve emsalsiz bir savunma sanayii hamlesi” anlatısına su taşımak Türkiye’nin aleyhinedir. Bu anlatı Allah’ın rızasını gözeterek cepheye koşanların “eve döndüğümüzde neyle karşılaşacağız” sorusunu sormasının önündeki en büyük engeldir.

Milli bir savunma sanayiinin tesisi, hiç şüphesiz büyük önem arz eder. Fakat hatırda tutmalıyız ki tarih boyunca millet olarak bizi varlığımıza kast edenlerden ayıran “şey” silahlı gücümüz olmamıştır. Farik ve mümeyyiz vasfımız kulluk bilincimiz doğrultusunda adaleti merhamet ile yerine getirebilmemizdir. Bu vasıf, kendine has bir yönetimi, savunmayı, siyaseti farklı dönemlerde temin etmiştir. Modern silahlanma yarışından kendi başına yarar ummak, geliştirilen birkaç yerli silahla sarhoş olmak eleştirisini yaptığım militarizm çukuruna hızla sürükleniyor oluşumuzun işaretleridir. Bu hastalıktan beri olmanın yolu cepheyi, cephe gerisiyle birlikte bütün sorunlarımızı da göz önünde bulundurarak düşünebilmekten geçer.

Burada bir parantez açarak belirteyim. Toplumdan yükselen bir talebin karşılığını bulması bir tabur askerin namaz kılması, iki üç askerin tekbir getirmesi değildir. Ordudaki mevcut yapı –ki bu yapı öyle beş on yılda yeniden şekillendirilemez–, siyasetin rengine göre poz vermeyi seviyor. Bunu nereden bilebiliriz? Tarihe bakarak. Çok daha basite indirgeyerek emekli olan paşaların hangi partilerde ve ne tür yapılarda siyaset yaptığına da bakabiliriz.

Bunları dile getirmek zor zamanda ayrılık gayrılık çıkarmak değil, bilakis gerçek anlamda Türkiye’yi ve Türkiye’yi var eden değerleri savunmaktır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına gitmeye gerek yok, son beş altı yıl içerisinde ordunun ana kademelerinde bulunan kadroları bir düşünelim. “Kahraman” olarak takdim edilen isimlerin önemli bir bölümünün haysiyetsiz birer darbeci olduğunu çok kanlı bir şekilde anladık. Onlar da bazı pozları içimize su serpercesine veriyordu.

Derdimiz Akif’in ifadesiyle “şehit oğulları”nın atalarını incitmemesidir. Bununla kalmayıp aynı zamanda cephe gerisinde kendi kanları üzerinde ne idüğü belirsiz ideolojilerini tahkim ettirme hevesi güdenlere de fırsat vermemesidir.

3

Bilhassa 15 Temmuz’dan sonra bariz şekilde farkına vardığımız bir hakikat var: Türkiye, sadece Suriye’de değil çok daha geniş bir coğrafyada hakkını savunmaya yazgılıdır. Fakat bu “yazgı” militarizm (Türkiye’de rengini Kemalizm’den alıyor), kof milliyetçi popülizm ve sağcı sonradan görmelik ile heba edilmenin eşiğindedir.

Kerameti kendinden menkul İslamcılık eleştirileri yaparak, rengini ulus devletin verdiği bir militarist serdengeçtiliğe tav olarak ve de sınırlarını konjonktürün belirlediği biçimde “millicilik” oynayarak hareket edenler ortaya acı bir tablo çıkarmaktadır. O tablo şudur: Kemalizm hasadını topluyor.  Bu “yaralı” olmanın ötesinde fesada uğramış bir bilincin travmasıdır.

 

Not: Bu yazı bağlamında iki film önerisi:

Sidney Lumet: Fail Safe (1964) -modern silahlanma yarışının ‘çıkmaz’ına dair-

Stanley Kubrick: Paths of Glory (1957) -ordu içerisinde karar merciinde bulunanların bütün ‘iyi niyet’leri nasıl ‘bozgun’a çevirebildiğine dair-

 

Afrin’de şehit düşen 8 askerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz