Kanlı Eşik: Kültürel İktidar 33

Kanlı Eşik: Kültürel İktidar

 

1933 yılının Temmuz ayında, Cumhuriyet Türkiye’sinin kültür-sanat projesi dâhilinde Yaşar Nabi Nayır tarafından yayımlanmaya başlanan Varlık dergisinin Eylül 2017 sayısı “AKP ve Kültürel İktidar” başlığıyla çıktı. Bu başlık çerçevesinde kültürel iktidar meselesinin farklı boyutlarıyla ele alındığı sayı Nilgün Tutal’ın takdim yazısıyla açılıyor. Söz konusu takdim yazısında dosyada yer alan yazılara kısaca değinildikten sonra konu kültürel iktidar meselesinin -gerek dergide yer verilen yazılarda gerekse hâriçteki mecrâlarda- esasta nasıl bir bağlam içerisinde tartışıldığını göstermesi bakımından ilginç bir yere getiriliyor: “Son günlerde yaşadığımız, insan hakları savunucularından akademisyenlere ve gazetecilere yönelik şiddetin her an konuya olgusal bir yenilik katması nedeniyle zihnimizin dağıldığı bir döneme denk düşen bu dosyada, dilimiz döndüğünce ekonomik, eğitimsel, kültürel, toplumsal ve simgesel iktidar alanlarının geçirmekte olduğu dönüşüme yakından bakmaya çalıştık.”  Bu satırlar, gerçekleştirdikleri katliamın, toplumda yarattıkları infialin, taşeronluğunu yaptıkları darbe girişiminin bütün delilleri ortadayken FETÖ mensuplarının mahkeme salonlarında ellerinden sâdır olan her şeyi ısrarla inkâr etmelerindekine benzer bir aymazlık içeriyor. Bu bağlamda denilebilir ki Türkiye yavuz hırsızın ev sahibini bastırdığı bir süreçten geçiyor. Üstelik bu süreç 15 Temmuz’da başlamış değil. Kültürel iktidar meselesi de “yavuz hırsızın” hukuk, adâlet, insan hakları gibi kavramların sözcülüğüne soyunduğu böyle bir atmosferde ve bütünüyle ideolojik saplantılar çerçevesinde tartışılmaktadır.

Yavuz hırsız bahsinde duralım. Çünkü dökümentarist yayıncılık mantığının son yıllarda giderek işlerlik kazanmasının bu bahiste bir yeri var. 2002’den bugüne ekonomiden tarıma, mimâriden sanata yapılan her şeyin dökümü adeta AK Parti’yi sistemli bir yıkımın fâili olduğunu ihsas edecek bir dil ve üslûp ile yapılıyor. Bu dili teşhis etmek için yürürlükte olan siyâsî söylemlere, günlük gazetelere odaklanmak meseleyi hafife almak olacaktır. Akademiden kültür-sanat mecrâlarına uzanan bir yelpâzede son iki yılın yayınlarına ve bu yayınların ilgi gördüğü yerli yabancı merkezlere dikkatle bakıldığında kültürel iktidar meselesinin nasıl önem arz eden bir mesele olduğunu anlamaya biraz daha yaklaşabiliriz. Bu bağlamda meselenin düğümlendiği nokta, Türkiye şartlarında, Cumhûriyete ruhunu veren Kemalist ideolojinin meydana getirdiği derin yarılmadır. Varlık’ta yer alan, ilerleyen bölümde de değineceğim yazısında Korkmaz Alemdar’ın şu cümlesi sözünü ettiğim “yarılma”nın hangi bağlamda olduğunu gösterir nitelikte: “Değerlerine karşı çıktıkları Cumhuriyetin bağımsızlığı sağlayarak kendilerine de yaşam hakkı sağladığını göz ardı ediyorlar.” Cumhûriyetin sağladığı iddia edilen “yaşam hakkı”nı Cumhuriyete bahşedenin Hicâz’dan Balkanlara uzanan bir aralıkta koca bir millet olduğunu es geçen ve resmi târih tezleri üzerinden hareket eden klâsik okuma biçimidir bu. Zâten sorun da buradadır. Bu okuma biçimi, Cumhûriyetin kurulmasından sonra cebren yürürlüğe koyulan eğitim-kültür programıyla îmal edilmiş bir okuma biçimidir. Tam da bu sebeple bugünün aydını, entelektüeli sun’î bir zihinsel işleyiş ile kendisini ortaya çıkaran kültür formlarını tahlil edebilme yetisinden yoksundur. Bu yoksunluğun somut karşılığı ise şudur: Alemdar 1960’da bir siyasal iktidarın görevden uzaklaştırılmasında önemli rol üstlendiğini söylediği akademisyenlerin bu bilinci tamamen yitirip bugün günü kurtarma havasına girdiklerini söylüyor. Yâni derginin açılış yazısında mevcut iktidar eliyle şiddete muhâtap bırakılanlar arasında yer alan bir meslek sınıfı olarak takdim edilen akademisyenler bir başka yazıda 1960 darbesiyle seçilmiş, meşrû iktidarın devrilmesindeki “etkin” rolünü bugün koruyamadıkları için eleştirilmektedir. Bu noktada İzzet Yasar’ın eleştirilerini hatırlatmakta yarar var:

Uzun zamandır demokrat olduğunu iddia edenlerin kendilerine dönüp bakmaları lazım. Bunlar genellikle, yakın zaman kadar solculardı. Kültürel iktidar diyelim. Ömer Laçiner kendini hatırlattı bana, onun “gerekirse demokrasi dışı yollardan bu iktidar devrilmelidir” dediğine şâhit olduk. Bir sürü solcunun demokrasiye önem vermediğini gördük.

Demokrasi deyince geleneksel olarak kültürel iktidar olmuş ve demokrasiye sahip çıkmış kesimin, entelektüellerin, solcuların gerçekten biz demokrat mıyız diye kendilerine bakmaları lazım. Çünkü muhalefeti bunlar oluşturacak oluşturursa. Ama bunların büyük çoğunluğu darbeleri desteklemiş, tek adam Atatürk’e hayran, yetmişlerdeki silâhlı örgütleri yücelten insanlar. Hâlâ şimdi bunları öven yazılar görüyorum. Şimdi ilk defa bunların dışında bir parti iktidara gelince bu sefer de demokrasi dışı yollardan bunları indirmek lâzım diyen Ömer Laçiner gibi Birikim dergisinin en önemli adamları… Veya işte Murat Belge gibi.

Yasar aynı söyleşide 15 Temmuz’un uluslararası bir işgal girişimi olduğunu belirtiyor ve Batı’nın 15 Temmuz gecesi ölen insanlara merhamet bile duymadığını, esas dertlerinin Erdoğan’ın darbe sonrası iktidarını pekiştirip pekiştirmemesi olduğunu sözlerine ekliyordu. Kültürel iktidar meselesinde AK Parti iktidarına derin bir nefretle yaklaşan çevrelerin tavrının da Yasar’ın sözünü ettiği genelgeçer Batılı okuma ile biçimi ile örtüştüğünü söyleyebiliriz.

*

Görünürdeki tabloya bakıldığında bugün kültürel iktidar meselesinde AK Parti’yi hedef tahtasına oturtan çevrelerin kendi zihin yapılarını üreten Kemalist modernleşmeyi eleştirerek veyâ cânı gönülden düşüncelerine temel aldıklarını görüyoruz.  Aynı çevrelerin “muhalif aydın” formunu ise sâdece Türkiye özelinde ve onu da görünürdeki mevcut iktidara karşı olmakla sınırlayan bir hareket sahası içerisinde durduklarını söyleyebiliriz. Bunun için 15 Temmuz’da ne olduğundan çok 15 Temmuz sonrasında iki yüzden fazla insanın kanını ellerinde taşıyan FETÖ mensuplarının adil yargılanıp yargılanmayacağı ve Erdoğan’ın iktidarını pekiştirip pekiştirmeyeceği ile ilgili endişeler taşıyorlar. Varlık dergisinin söz konusu sayısı da bu endişe ekseninde ortaya çıkmış bir hıncın ve hazımsızlığın eseri olarak okunabilir.

Alemdar’ın yazından sonra tamâmen şahsî gözlemlere dayanan ve bütün meseleleri indirgeyerek okuma eğiliminin hâkim olduğu Nilgün Tutal’ın yazısı geliyor. Tutal’ın kendisi de gözlemlerinin öznel olduğunu, söyleyeceklerinin bu gözlemlerle sınırlı olduğunu belirtiyor.  Fakat bu öznel gözlemleri “AK Parti’nin eğitim ve gelir düzeyi düşük grupların kültür/eğitim/yaşam tarzını kendi politik görüşüne uygun bir şekilde belirlemekte dîni esas alan stratejilerine ışık tutması için” temel alıyor. Bunu yaparken de topluma müdâhale etme imtiyazlarını yitirdiği için en doğal hakları elinden alınıyormuş vâveylâsı koparan çevrelerin üslûbunu kullanıyor. Yazıda baskı ve yönlendirmenin gündelik yaşam içerisinde nasıl bir çerçevede gerçekleştiği örneklendiriliyor. Verilen örnekleri okurken zaman zaman merhum Ali Ulvi Kurucu’nun -Ertuğrul Düzdağ’ın kitaplaştırdığı- hâtıraları zihnimde canlandı. Kurucu’nun anlattıkları öyle şahsî birtakım gözlemler de değildir. Kurucu kitapta, “dönem bunu gerektiriyordu” diyerek hâlâ resmi târih kitaplarında takdirle anlatılan hâdiselerin halk üzerindeki tesirleri üzerine oldukça önemli tanıklıklar paylaşıyordu. O tanıklık, kültürel iktidar bahsinde de esâsı oluşturan konulara işâret eden bir tanıklıktır. Yâni yazıda bir baskı atmosferinde anlatılan hatim indiren kadınlar, ilkokulda tesettür-namaz eğitimi verilen çocuklar ve bunun gibi birçok hâdise 15 yıllık bir iktidar projesinin sonucunda ortaya çıkmamıştır. Bu minvaldeki örnekler bu toplumun asırları aşan iftihar vesîlelerinin basit birkaç netîcesidir.

*

Tutal, yazısında Pierre Bourdieu’nün dört tip sermaye tanımından yararlanıyor. Bourideu’nün dörtlü sınıflandırmasında yer alan ve kültürel iktidar meselesi açısından kritik öneme sâhip olan sermaye türü olarak “simgesel sermâye”nin üzerinde durmakta yarar var. Tutal’ın metni üzerinden devâm edersek simgesel sermâye her sermâyenin içerisinde görülebilecek sâhip olunan simgeler bütünüdür. Bir meta-sermâye olarak devlet, simgesel sermâyenin ve simgesel şiddetin en yüce sâhibidir. Ayrıca diğer tüm sermâye biçimlerini üstten yönlendirir ve denetler. Bourdieu, Weber’in devleti meşrû fizkî şiddet tekelini elinde bulunduran üst bir yapı olarak tanımlamasını eleştirir. Ona göre devlet fizikî şiddet tekeline ek olarak simgesel şiddet tekeliyle de tanımlanmalıdır. Çünkü fizikî şiddet tekelini meşrûlaştıran asıl olarak simgesel şiddettir.  Tutal’ın ihsas ettiği düşünce, fizikî şiddeti meşrûlaştıran bir şiddet biçimi olarak simgesel şiddetin bugünün Türkiye’sinde mevcut hükûmet eliyle yürürlüğe koyulduğudur. Halbuki simgesel sermâyenin fiziksel şiddete nasıl cevaz verdiği kılık kıyâfetten dil meselelerine, ibâdetlerden târih yorumuna kadar çok kanlı bir şekilde Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında (daha genel bir ifadeyle darbe dönemlerinde) görülmüştür. Kültürel iktidar eşiği militarist-modern kadrolarca kanlı bir şekilde aşılmıştır. Bu kıyım kendi elitlerini ve kültürel iktidarını halkın varlığının üzerinde konumlandırmıştır. Kültürel iktidarını halkın varlığının üzerinde konumlandıranların yolu, bugün hastalık düzeyinde kendini gösteren Erdoğan karşıtlığında kesişmektedir. Anlaşılacağı üzere Tutal bu noktada yalnız değildir. Her ne kadar Nazi Almanya’sı kıyaslamasına pek yüz vermese de -yukarıda Yasar’ın sözünü ettiği çevre içerisinden- Tanıl Bora’nın AK Parti’yi Nazi Almanya’sında görülen türden bir kültür düşmanlığıyla kıyasa vurması iki ismin temelde birleşmelerini sağlamaktadır. O “temel”, kültürel iktidar meselesinin esâsını perdeleme işlevi gören ithamlar üzerine kurulu bir AK Parti/Erdoğan karşıtı siyâsi söylemin Kemalist paradigmanın açtığı kulvarda farklılaşan sunî aydınlarca ama az ama çok paylaşılmasıdır.

*

Bugün yeni bir kültürel inşâdan ziyâde, evvelâ Cumhuriyetin kurulmasından sonra bilhassa dil devrimi ekseninde yürürlüğe koyulan kültür kıyımının bizâtihi “millî mücâdele”yi ortaya çıkaran millî mânevi değerlerimizde yol açtığı tahrîbatı izâle edecek adımlara ihtiyaç vardır. Bu doğrultuda, mühendislik içeren kültür politikalarını “halka rağmen” yürürlüğe koyma yetkisinin olmadığını kabul etmeyen kadroların zorbalık içeren tefessüh etmiş irâdesini ıskartaya çıkaracak yeni bir kurucu irâdenin, irfânî temâyülünü muhâfaza eden milletin değerlerinden güç alarak harekete geçmesi elzemdir.

İnsan fıtratını gözeten sahih bir kültürel inşânın imkânını insan onuruna yaraşır bir zarâfetle yoklamaksa boynumuzun borcudur.

 

| metin için kullanılan resim Peyami Gürel‘e aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz