Daha Fazla Başyazı,Siyâset
Orduyu Yıpratmak

Orduyu Yıpratmak

20 Ağu, 2019
İran’la İlişkiler ve Dış Politikada Muharrem Rüzgarları 33

İran’la İlişkiler ve Dış Politikada Muharrem Rüzgarları

Bugüne kadar Müslümanlar arasında barış ve kardeşliğin tesisi için her türlü fedakârlığı göze alabilen Türkiye, bin yıldır ihmal edilen kardeşliği sağlayabilecek yegâne merkezdir. Türkiye, yeni bir strateji ile hem Sünnilerin hem de Şiilerin gönüllerini fethedebilir, önyargılarını değiştirebilir. Bu meşakkatli bir yoldur. Fakat samimi duygularla atılan her adım Kerbela şehitlerinin hürmetine bereketlenecektir.

1979 Devrimi ile Ortadoğu’da etkin bir devlet olarak ortaya çıkan İran, bölgedeki gelişmeler karşısında mezhepçi ve milliyetçi bir yaklaşım sergilemektedir. Buna rağmen ABD ve İsrail karşıtlığı ile Ortadoğu halklarının desteğini kazanmaktadır. Şii kimliğini etkin bir şekilde kullanarak Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden bütün bölgede güçlü bir otorite kurmaktadır.

İran, Irak’ta Sünni Saddam iktidarının devrilmesi için ABD’nin yanında yer alırken, Suriye’de Devrim Muhafızlarını, Fatimiyyun ve Zeynebiyyun Tugaylarını cepheye sürerek katil Esad’ı desteklerken ve Yemen’de Sünni yönetimi deviren Şii Husi isyancıları teşvik ederken takip ettiği siyasetle İslam dünyasını ayrılık ve çatışmalara sürüklemektedir. Sünni İslam’ı yıkmayı hedefleyen siyasetiyle aslında İslam’ın temelini bombalamaktadır.

Türkiye ise İran’ın sebep olduğu Sünni-Şii bloklaşmasının ( Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt –  İran, Irak, Lübnan, Suriye) muhtemel sonuçlarından endişe duymaktadır. Çünkü Türkiye, İran’ın aksine İslam ülkelerinin istikrarlı bir yapıya kavuşmasını istemekte ve bunun için siyasi bir mücadele vermektedir. Üstelik tarihi bir sorumluluk üstlenerek Suriye, Irak ve Afganistan uyruklu 3 milyon civarında sığınmacıya ev sahipliği yapmaktadır. Dün Balkanlardan, Kafkaslardan ve sair bölgelerden gelerek ülkesine iltica edenlere kapısını açtığı gibi, bugün de baskı ve zulümden kaçarak kendisine sığınanları hiçbir ayırım gözetmeksizin kabul etmekte ve bu insanların insanca yaşayabilmesi için bütün imkânlarını seferber etmektedir.

Türkiye, insani sorumluluklarını fedakârca yerine getirmesine rağmen emperyalist güçlerin medyatik saldırılarına maruz kalmaktadır. Yıllardır hem korku hem de kaçınılmaz son şeklinde insanlığın bilinçaltına yerleştirilen “Medeniyetler Çatışması”, Suriye topraklarında gerçekleşiyor gibi gözükse de Batılıların hedefindeki ülkenin Türkiye olduğu artık aşikârdır.

Son yıllarda mazlum milletlerin umudu haline gelen Türkiye, Suriye üzerinden kuşatılırken, İran bu kuşatmaya emperyalist güçlerin safında aktif bir rol üstlenerek katılmıştır. Fakat ABD’nin dış politikasında meydana gelen değişikliklerle kendisinin de Irak üzerinden kıskaca alındığını fark ederek Türkiye ile yakınlaşma ihtiyacı hissetmiştir. İran, daha birkaç ay öncesine kadar hem Körfez bölgesinde askeri; hem de Orta Asya’da kültürel bir Şii hilali meydana getirme hedefiyle terör dâhil her türlü yöntemi meşru sayıyordu. Öyle ki, Şii dünyasından topladığı teröristler eliyle yahut bizzat kendi askerleriyle Suriye ve Irak topraklarına girerek zulüm, katliam, nefret, şiddet ve fesat üretmekten ve DEAŞ ile yarışırcasına Müslümanların haremine saldırmaktan çekinmiyordu. Küresel güçlerin Türkiye’yi baskı altına aldıkları bir dönemde, kendisine niçin yol açıldığını, Şii yayılmacılığının Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı kuşatmasına niçin göz yumulduğunu düşünmek bile istemiyordu.

 

Batılıların hayali: “İslâm’a Karşı İslâm Savaşı”

Türkiye, İran’ın mezhepçiliği araçsallaştırmasını ve terörü meşrulaştırmasını sineye çekecek bir ülke değildir. Bugüne kadar daima mazlumun yanında ve zalimin karşısında durduğu gibi bundan sonra da asil duruşunu sürdürecektir. Türkiye, DEAŞ’ın Suriye ve Irak topraklarında estirdiği terör rüzgârlarıyla Batılı zihinlerdeki “Barbar Müslüman” imajını pekiştirmekte olduğunun ve bir taraftan da Arap, Kürt, Türk, Fars unsurlar arasında kanlı bir savaşın zeminini hazırladığının farkındadır. İşte bu sebeple bölge ülkelerinin “İslâm’a Karşı İslâm Savaşı” tuzağına düşmemesi için hassas bir siyaset takip etmektedir. Suriye politikasında karşısına çıkan en büyük engellerden biri Rusya-İran ittifakı olmasına rağmen, uzlaşmacı yaklaşımını sürdürmekte ve İslam ülkeleri genelinde Sünni-Şii diyaloğunu geliştirmeye çalışmaktadır. İslam coğrafyasında batılıların hâkimiyetine son verebilmek için öncelikle bölgesel barışın sonra da Türkiye-İran arasında hedef birliğinin sağlanması gerektiğine inanmaktadır.

Bugüne kadar İslam Devletleri arasında husumetler yaşanmışsa da genelde halkların birbirini kardeş olarak görmeye devam etmesi bölgesel barış için en umut verici husustur. Fakat mezhepçiliği ve terörü araçsallaştırarak Fars yayılmacılığını hedefleyen İran, bu kardeşlik duygusunu da ifsat etmekte ve halkını sahte bir  “kuşatılmışlık” hissiyle motive etmektedir. Çünkü İran gibi baskıcı devletler bile bir siyaseti sürdürebilmek için halkını ikna etmek mecburiyetindedir.

 

Kardeşliği güçlendirmek için yeni şeyler söylemek…

Kızılay, İHH, TİKA gibi kurumlar eliyle rengine, diline, inancına bakmaksızın, dünyanın dört bir yanında insanların yardımına koşan ve bütün dünyanın güven ve takdirini kazanan Türkiye, Şiilerin kendilerini “emin” hissedebilecekleri yeni söylem ve faaliyetlere öncülük etmelidir.

Bütün dünyada en güçlü Müslüman lider olarak görülen, “One minute” çıkışıyla mazlum milletlerin gönlünde taht kuran ve muhataplarını ikna etmede yüksek bir kabiliyete sahip olan Recep Tayyip Erdoğan’ın içinde bulunduğumuz Muharrem ayının getirdiği hissiyatı göz önünde bulundurarak etkin bir rol üstlenmesi, Türkiye üzerindeki ilgi ve itibarın artmasına vesile olacaktır.

“Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden günahı gidermeyi ve sizi tertemiz kılmayı istiyor”

 

“Ahzâb suresinin 33. ayeti nazil olduğunda Hz. Peygamber (S), sırtındaki abasını elleriyle iki yana açmış, bir tarafındaki Hz. Ali’yi ve diğer tarafındaki Hz. Fatıma’yı ve onların önünde duran Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i o aba ile kuşatmış ve ‘ İşte benim Ehl-i Beytim bunlardır ’ buyurmuştur”

 

“Ben sizlere iki ağır emanet bırakıyorum: Biri Kur’ân-ı Kerîm, diğeri Ehl-i Beytimdir. Bunlara sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız” diyerek hem ümmetin Ehl-i Beyt ile imtihan edileceği ikazında bulunan, hem de Ehl-i Beyt sevgisini fitnelere karşı en etkili çözüm olarak sunan bizim peygamberimizdir.

 

“Allah Resulünün Ehli Beyti hepimizin göz bebeğidir.  Ehl-i Beyt sevgisi, bütün inananları selamete ulaştıracak kurtuluş gemisidir”

 

“Türk Milleti, Şii kardeşlerimiz kadar Ehli Beyt sevgisiyle doludur. Eğer ümmetin parçalanmasına sebep olan ihtilaflar devrinde yaşasaydık milletçe İmam Ali’nin, İmam Hasan’ın, İmam Hüseyin’in, İmam Zeyd’in tarafında yer alırdık…”

Erdoğan tarafından telaffuz edilecek bu tarz cümlelerin bütün İslam Dünyasında hoş bir hava estireceği ve özellikle İran, Azerbaycan, Irak ve Yemen halklarından olumlu bir karşılık bulacağı muhakkaktır. Bu yaklaşım Türk dış politikasında yeni bir paradigmanın inşasına da hizmet edecektir.

 

Fitneye karşı uyanık olmak…

Türkiye’nin İslam Dünyası ile münasebetleri AK Parti iktidarı ile güçlenmiş olsa da II. Abdülhamit öncesi Osmanlı yöneticilerinden günümüze tevarüs eden Şii coğrafyasına mesafeli duruş halen sürmektedir. Bilindiği üzere Türk – İran münasebetleri tarih boyunca sürtüşmelerle devam etmiştir.  Sinsi bir Şii yayılmacılığında ısrar eden Safevi tehdidine karşı 16. yüzyıl şeyhülislamları tarafından verilen fetvalar, Türk toplumu üzerindeki olumsuz İran algısını hala beslemektedir. Bunları göz ardı etmek mümkün değildir. Fakat Müslümanlar arası dostluk bağlarını güçlendirerek İslam birliğini tesis etmek isteyen ve bu yolda Osmanlının geleneksel Şii politikasını terk ederek bir istisna oluşturan II. Abdülhamid’in siyasi perspektifine duyulan ihtiyaç da ortadadır.

Bin yıldır İslâm âlemini birleştiren,  şekillendiren, yöneten, Haçlı saldırılarına karşı koruyan Türk Milleti, hem kendi devletini hem de bütün İslam coğrafyasını yeniden inşa etmek için kolları sıvamalıdır. Bu tarihin ve coğrafyanın mecbur kıldığı bir vazifedir. Müslümanların birbirine hoşgörüyle yaklaşmalarını ve kenetlenmelerini sağlamak için yeni düşünceler, söylemler ve eylemler geliştirmek özellikle Türkiye’nin omuzlarına yüklenen bir mesuliyettir. Kitlelerin sahip oldukları önyargılardan hemen kurtulamayacağı bilinen bir gerçekse de sabır ve istikrarın ehemmiyeti asla unutulmamalıdır. Türkiye, atacağı her adımda özellikle İran’ın demografik ve sosyo-psikolojik yapısı göz önünde bulundurmalı, iyi niyetini daima korumalıdır. Yöneticilerimiz, fikir adamlarımız ve kanaat önderlerimiz oryantalistlerin yüzyıllardır başarıyla uyguladıkları fitne ve tefrika tuzaklarına düşmemek için azami derecede hassasiyet göstermelidir. Şia’nın Ehl-i sünnet’e muhalif itikadî görüşlerinin gündeme taşınmasına fırsat vermemelidir. Bütün Müslüman unsurlarla azami müşterekler gözetilerek samimi münasebetlerini sürdürmelidir.

Bugüne kadar Müslümanlar arasında barış ve kardeşliğin tesisi için her türlü fedakârlığı göze alabilen Türkiye, bin yıldır ihmal edilen kardeşliği sağlayabilecek yegâne merkezdir. Türkiye, yüz yıllık bir strateji ile hem Sünnilerin hem de Şiilerin gönüllerini fethedebilir, önyargılarını değiştirebilir. Bu meşakkatli bir yoldur. Fakat samimi duygularla atılan her adım Kerbela şehitlerinin hürmetine bereketlenecektir.

| metin için kullanılan resim Peyami Gürel‘e aittir

Orhan Paşazade

1973’te Sivas’ta doğdu. 1991’de Sivas İmam Hatip Lisesi’nden, 1996’da İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996-2015 arasında Kocaeli, Şanlıurfa, İstanbul ve Sivas illerinde tarih öğretmenliği yaptı. 2015’ten beri Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak çalışıyor. Evli ve 5 çocuk babasıdır.

Bir Cevap Yaz