III. Millî Kültür Şûrâsı Üzerine 29

III. Millî Kültür Şûrâsı Üzerine

 

İlki 1982, ikincisi 1989 yılında yapılan Millî Kültür Şûrâsı’nın üçüncüsü 3-5 Mart 2017 tarihleri arasında İstanbul’da Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Üçüncü Millî Kültür Şûrâsı’nın yirmi sekiz yıl aradan sonra, 2002’den bugüne iktidarda olan AK Parti döneminde yapılıyor olması anlamlıdır. Bu “anlam”ın neye tekâbül ettiğine dâir bir fikir vermesi açısından 2.11.1989 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmış “Millî Kültür Şûrâsı Yönetmeliği”ni hatırlamakta yarar var. Yönetmeliğin altıncı maddesinde Şûrâ’nın kültür konusunda bakanlığın en yüksek danışma kuruluşu olduğu belirtiliyor ve görev tanımı yapılıyor; “a) Atatürk ilkeleri ışığında kültür politikası hakkındaki görüşleri belirlemek, b) Kültürel konularda yönlendirme, teşvik ve işbirliği esaslarını tespit etmek, c) Kültürümüzün korunmasını, geliştirilmesini, tanıtılmasını ve yayılmasını sağlayıcı tedbirleri belirlemek, d) Gerekli görülen kültür konularının görüşülmesi, tartışılması ve istişâri kararların alınmasını sağlamak”. 1980 darbesinin eksenini belirlediği bir atmosferin ürünü olan ilk iki şûrânın, genelde modernitenin Türkiye özelinde ise Kemalist modernleşme sürecinin tesirleri ile mâlûl bir bağlamda şekillendiğini söylemek mümkündür.

Üçüncü şûrânın mezkûr bağlam ile hesaplaşma güdüsü doğrultusunda değil Türkiye’yi kendi mecrâsına oturtacak bir sahih niyet ile tasarlandığı düşünüyorum. Bu niyetin AK Parti’nin iktidar gelmesinden on beş yıl sonra pratikte bir karşılık bulmasının sebepleri üzerine düşünülebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açılış konuşmasında sarf ettiği sözler on beş yılın muhâsebesini içerir mâhiyettedir. Erdoğan seçimle, oyla, sandıkla ancak siyâsî iktidar olunabileceğini söyledi ve ekledi: “Ama kültür iktidarı için çok daha farklı bir birikime, emeğe, çalışmaya, dirsek çürütmeye, alın teri dökmeye ihtiyaç vardır. Bugün ülkemizdeki manzaraya baktığımızda, milletimizin hâkim rengini oluşturan kesimlerin kültürel iktidardan epeyce uzakta olduğunu görüyoruz. Bir avuç marjinalin, hatta terör örgütü yanlısı kesimlerin çok daha etkin olduğu bu alana, mutlaka aslî sâhibinin, yâni milletimizin rengini vurmalıyız.” Evet, kültür meselesi, hükûmet etme yetkisini elinde bulunduranlar tekelinde değerlendirilebilecek bir mesele değildir. Devlet, iktidarı ortaya çıkaran dinamikler, iktidar alanları arasındaki otorite çatışması, milletin “kendi asli rengi” noktasındaki farkındalığı, aydınların mekân-zaman-insan karşısındaki tutumları birer etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaldı ki Türkiye hiçbir meselenin kendi sınırları içerisinde, yalıtılmış bir biçimde masaya yatırılamayacağı bir târih-coğrafya zemininde yer almaktadır. Bu hususları göz önünde bulundurarak söyleyecek olursak Üçüncü Millî Kültür Şûrâsı’nın yapılması, işâret edilebilecek bütün kusurlarına rağmen önemli bir adımdır.

Kültür, Millî Olabilir mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında öne çıkan kavram ve başlıklar şöyle: “kültürel yabancılaşma”, “kültürel sığlaşma”, “kültür emperyalizmi”, “yerli ve milli olanın evrensel bir dille yeniden keşfedilmesi”. Bu kavram ve başlıklara daha başkalarını da eklemek mümkündür. Fakat şûrâyı ortaya çıkaran zihniyetin kodlarını anlayabilmenin yolu, öyle zannediyorum ki bu kavram ve başlıklardan geçiyor. Maalesef şûrânın, bilhassa Kültür Politikaları Komisyonu’nun, insanımızın ve coğrafyamızın sorunlarının esâsına ilişkin değil daha çok tâli meseleler üzerine odaklanması da bu kavram ve başlıkların es geçilmesi ile yakından ilişkilidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açılış konuşmasında altını çizdiği başlıkların modernite kavramı ekseninde düşünülmesi gerekiyor. Bu noktada iki isme atıfta bulunmakta yarar görüyorum: Abdurrahman Arslan ve Bedri Gencer. Arslan, Osmanlı ile başlayan modernleşme serüvenimizin iki farklı çizgi izleyerek bugüne geldiğini düşünüyor. Bunlardan ilki bugün Kemalizm’in temsil ettiği, başlangıç ve kökeni II. Mahmut’a dayanan modernleşme anlayışıdır. Bu tip modernleşme baskıcıdır ve geçmişten kopuşu öngörmektedir (radikal model). Diğeri ise yakın geçmişte ANAP’ın bugün ise AK Parti’nin temsil ettiği, başlangıç ve kökeni II. Abdülhamit’e dayanan modernleşme anlayışıdır (muhafazakâr model). Alt zemini II. Mahmut modernleşmesinin teşkil ettiği Cumhuriyet modernleşmesini aynı zamanda Cumhuriyet muhafazakârlığının gelişme sebebi olarak gören Arslan, II. Abdülhamit çizgisinin yakın dönemdeki Özal-Erdoğan gibi temsilcilerinin Müslüman toplumu kitleler halinde modernleşmenin dinamik değişim ve ilişkiler dünyasına katarak toplumsal dönüşüme kapı açtıklarını vurguluyor. Bu süreçte İslâmî bilgi ve zihin pozitivist bilginin egemenliği altına girmiştir. Modern bilginin tabiatında ise insanı ahlâklı yapmak gibi bir kaygı söz konusu değildir. Bilgi ve kültür ise birbirinden ayrı düşünülemez. Ulus devlet ve modern siyâset ile birbirini besleyen bir döngüde yer alan kültür, sâbitesi olmayan bir kavram olarak ulus devletin vatandaşına kimlik üretme aracıdır. Kültür, insanların kimliğinin kökeni olarak kabul edilmektedir. Arslan, Müslümanın referansının kültür değil sünnet olabileceğinin altını çiziyor. En önemlisi, modern bağlamda ve şeklini modernitenin belirlediği araçlarla gelecek tasavvurunda bulunmanın Allah’ın irâdesini dışarıda bırakan pozitivist bir temeli öngördüğü Arslan tarafından vurgulanıyor.

Bedri Gencer ise modernleşmeyi “hikmetten medeniyete”, sekülerleşmeyi “sünnetten kültüre” geçiş süreci olarak görüyor. “Modern çağda Müslümanların yaptığı gibi aynı anda hikmet ile medeniyet, sünnet ile kültür ideal edinilemez.” Gencer, Michael Polanyi’ye atıfla modernizmin krizinin, Francis Bacon’un “bilgi, kudrettir” sözünün de anlattığı gibi “sözlü bilgi” anlayışının yüceltilmesi olduğu kanaatini paylaşıyor. Modernleşme kısaca aslîden uzaklaşma, arızîleşmedir. Gencer, ulus devletleşme sürecimizin millî kimliği dönüştürme projesi olarak kültür ve dil üzerine odaklandığını, bunun da “toplum-kültür-dil mühendisliği” olarak tezâhür ettiğini düşünüyor. “Cumhuriyet rejimi yeni bir dil ve kültür yaratamamış ama maalesef kaderimiz olan modernleşme mantığınca sünnetle birlikte dilimize darbe vurmuş, Türkçemiz kısa bir süre içinde hiçbir dilin uğramadığı korkunç tahrîbata uğramıştır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilen konu başlıkları(“kültürel yabancılaşma”, “kültürel sığlaşma”, “kültür emperyalizmi”, “yerli ve milli olanın evrensel bir dille yeniden keşfedilmesi” vd.) Şûrâ’da tam da Arslan ve Gencer’in sınırlarına isâbetle işâret ettiği alan gözetilerek tartışıldığı takdirde anlamlı bir netîce elde edilebilirdi. Alev Alatlı’nın, açılış oturumundaki Einstein alıntısının da aynı bağlamı ihsas ettiğini farz edebiliriz: Sorunlarımızı onları yaratan düşünce tarzımızı kullanarak çözemeyiz. Sorunlarımızla yüzleşme imkânı, sorunların tespitine yönelik çalışmalar yürüten diğer on altı komisyonun birikimleri dâhil olmak üzere, tespitlerin politikaya tahvilinde öncelikli olarak işlevi olması beklenen Kültür Politikaları Komisyonu’nda büyük oranda hebâ edilmiştir. Çünkü ağırlıklı olarak “teknokrat aydın” tipinin yönetişim, primlerin düzenlenişi, dijital alanlardaki kültür üretimi vb. konulardaki pratiği önceleyen, pratiği doğrudan ilgilendirmeyen her konuyu ise karşılığı olmayan birer lafazanlık olarak değerlendiren yaklaşımı “esâs”ı perdeleme işlevi görmüştür. “Kültür nedir?”, “Kültür, millî olabilir mi?”, “III. Millî Kültür Şûrâsı, ilk iki Şûrâ’nın bağlamını teşkil eden modern bir iddia olarak ‘geleceği kurma tasavvuru’na eş bir nazarla neleri getirir yâhut neleri götürür?”, “‘Kültürel çeşitliliğe saygı’yı bir eksen ve sınır belirleme düşüncesinin önüne getirip koyan küresel kültür, Şûrâ’da hangi boyutları ile tartışılabilir?” gibi birçok önemli soru, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bütçeden daha fazla pay istemek vb. taleplere fedâ edilmiştir.

Totaliter İzâfiyetin Fermânı: “Farklılıkları Kuşatmak”

III. Milli Kültür Şûrâsı’nın toplanacağına yönelik haberleri okumaya başladığımız günlerden îtibâren çeşitli basın-yayın organlarında ortak bir vurgu göze çarpıyordu: “Farklılıkların kuşatılması”. Bu vurgu, “halka rağmen” uygulamaya koyulan kültür politikalarını işlevsiz kılacak bir “esâs”ı üçüncü şûrâda tâyin ettirmeme işlevi görmüştür. Totaliter izâfiyet söylemleri kültür politikalarının eksensiz ve sınırları belirsiz bir alana hapsedilmesine sebebiyet vermiştir. Daha açık söylemek gerekirse, III. Millî Kültür Şûrası bu hâliyle, “nokta” eklenmeksizin Demirel döneminde de yapılmış olabilirdi. “Uzlaşı kültürü” olarak yüceltilen küresel kültür, her şeyin izâfileştirildiği bir bağlamda, görünürde her sözü ve söz sahibini eşit paydaşlar olarak konumlandırıyor. Sonuç olarak, modern paradigmanın sınırları içerisinde ve araçları ile şekil verilmiş bir “yekûn”u sorunlarımıza millî bir çözüm receçetesi olarak önümüzde buluyoruz. Burada sorumluluk elbetteki sadece siyâset yapıcılarının değil. AK Parti, Cumhuriyet’in içine doğduğu politik tahakkümü, devletin açtığı alan ve siyâsetin sunduğu imkânlar dâhilinde, halkın beklentileri doğrultusunda ve teveccühü ile belli bir yere kadar kırabildi. Fakat modernitenin ve Türkiye pratiği Kemalist modernleşmenin bir marazı olarak tek-tipçi kültür politikaları ile hesaplaşabilmenin siyâseti içeren fakat onu aşan bir alana işâret ettiği açıktır. AK Parti nihâyetinde söylem ve politikalarını ağırlıklı olarak mütedeyyin ve muhafazakâr kitlelerin husûle getirdiği düşünsel havzadan devşiren bir hareket olarak karşımızda duruyor. AK Parti’den mevcut bilgi birikiminin ve siyâsi tecrübenin ötesinde bir “kurucu akıl” pratiği ortaya koymasını beklemenin herhangi bir karşılığı olmayacağı da açıktır.

Sonuç olarak “farklılıkları kuşatma” söylemleri, modernleşme sürecimizin toplamı olan “kültür”ü kendi düşünce geleneğimizin havzasında tartışma imkânını ortadan kaldırmıştır. Durumun böyle olması, sahih bir başlangıç yapılabilmesi için üzerinde durulması gereken konu başlıklarının III. Millî Kültür Şûrâsı’ndaki tartışmaların uzağında tutulması ile sonuçlanmıştır.

*

20 Ekim 2017: Kanlı Eşik: Kültürel İktidar

 

| metin için kullanılan resim Joan Miro’ya aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz