Daha Fazla Genel
Kendi Payımıza Düşen

Kendi Payımıza Düşen

18 Ağu, 2017
İcâzet Bahsi 41

İcâzet Bahsi

 

İsmet Özel’in 2000 yılında Yeni Şafak gazetesinde yayımlanmış “Acınacak Kimselerin Korkunç Meşgalesi” başlıklı bir yazısı var. Yazıda Stalin’in Çar’ın bir câsusu olduğunu kanıtlayan bir belgeden söz ettikten sonra Hitler’in de “ordunun bir câsusu” olduğu yönündeki iddialar dile getiriliyor.(İddia diyorum çünkü bu konularda “ortaya çıkan/çıkarılan veya îmal edilen” belgelerin de yeni bir câsusluk faâliyeti olabileceğini göz önünde bulunduruyorum.) Özel, Stalin’in İlâhiyat Fakültesi’nden 20 yaşında kovulduğu ve Hitler’in Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edilmediği bilgilerini vererek bu durumdan “siyâsette çarpıcı(!) ve parlak(!) sonuçlar elde eden bu kimselerin başka insanların gözünde ne derecede acınacak bir duruma düştükleri” sonucuna varıyor: “Anlaşıldığı kadarıyla kendilerine hayatları boyunca korkunç meşgaleler îcat eden kimseler olmak istediklerini olamamış, almak istediklerini alamamış acınacak kimselerdir.” Özel için bu durum “siyâsete bazı kimselerin kendi ideallerinin veya şahsiyetlerinin gereğini yerine getirmek üzere değil; bilakis birilerinin câsusu, ajanı haline gelmek suretiyle girmeleri” düşüncesinin dayanağıdır: “Demek ki modern çağda, daha da tasrih edersek, kapitalizmin mutlak hâkimiyet kurduğu şartlarda siyâset yapabilmenin tek yolu ‘icazet’ almaktan geçiyor.” Özel’in siyâsetçilere münhasır kıldığı bu okuma biçimi arızalar içeriyor.

Her insan, ilk gençlik yıllarında değişik alanlara meyleder. Hatta öyle ki, belirli bir yaşa kadar hayâtının merkezini teşkil edecek alanı bulamaz. Bir bakıma bu durum, kişinin kendi yeteneğinin nerede olduğunu araması durumudur. Doğru olanın da bu olduğunu düşüncesindeyim. Yeteneğini aramak yerine gözüne kestirdiği ‘iş’te ısrar edenler çoğu vakit dünyânın gerçeklerinden koparlar. Böyle durumlarda ısrar, bir derinleşme imkânı olmaktan çok bir yerinde sayma ameliyesi hâlini alır. Bundan dolayı insanları başlayıp bitiremediği veya istemesine rağmen başlayamadığı işlere göre tartamayız/yargılayamayız.

Siyâset de yetenek ister. Velev ki bir “icâzet”e bir “câsusluk faâliyeti”ne binâen yapılıyor olsun… Stalin ve Hitler’in birer câsusluk faâliyeti ile işgal ettikleri konuma geldiğini biliyorsak/farz ediyorsak târihe mal olmuş yapıp etmelerinin hangi oranda başarılı olduğunu tam olarak bilebilme imkânından mahrum olduğumuzu da kabul etmemiz gerekir. Bir yerleri harâbeye çevirmek de hüküm sürdüğü coğrafyayı enkaz haline getirmek de câsusluk faâliyetinin amacı olabilir. Bu amacı yerine getirmek de icâzet verenlerin başarısı sayılır. Burada ikinci bir mesele ile karşılaşıyoruz. Başarı sâdece icâzet verenlerin başarısı mıdır? Bana kalırsa, hayır. İcâzet alanın amaçlarının icâzet verenlerle örtüşmesi hâlinde ortaya bir tür birliktelik ortaya çıkar. Bu birlikteliği icâzet alan ile verenin aralarındaki icâzet ilişkisine bakarak değil hizmet ettiği amacın ahlâkîliği üzerinden tartışabiliriz.(Bir kişinin ‘ideallerinin veya şahsiyetlerinin gereğini yerine getirmek üzere’ ortak idealler paylaştığı birilerinin casusu, ajanı hâline gelmek sûretiyle siyâset yapabilir olması bizâtihî ahlâk sorunu teşkil etmez.) Kaldı ki, İslâmî ilimler geleneğinde icâzet önemli bir konu başlığıdır. Bir bakıma “icâzet”, hoca-talebe ilişkisine irtifâ kazandıran bir ilişki biçiminin, ilim tahsilinin âdâbına riâyet etmenin karşılığıdır. Hayır, konuyu bağlamından koparmıyorum. Söylemek istediğim farklı geleneklerin de kendi içerisinde yürürlükte olan “icâzet” metotları olabileceğini düşünmek durumunda olduğumuzdur.

Karşımıza çıkan üçüncü bir mesele, istihdam edilerek ‘kendisinden yararlanılan’ kimselerin kendi tercih ettikleri alanlarda başka insanların gözünde ne derecede acınacak bir duruma düştüklerine yönelik vurgudaki eksikliktir. Eksiklik şurada: Özel “icâzet” meselesini “câsusluk faâliyetini” sadece siyâset üzerinden okuyor. Hâlbuki doğrudan veya dolaylı olarak icâzet ile kendine alan açabilenler sadece siyâsetçiler değildir. Sanatçılar ve fikir adamları da istihdam edilirler. Ayrıca icâzet verenlerin tercihini, falanca alandaki acınacak haldeki kişilerin daha başka alanlara transferine indirgeyerek okuyamayız. İcâzet verme makâmındakiler, bir alanda yeteneği şüphe götürmez kişiler ile kendi faâliyetlerine zemin hazırlamayı tercih edecektir. Bu “tercih etme”nin müstakil olma iddiasıyla söz alan ve bir tür ifşâat/görünmeyeni teşhir etme diliyle konuşanları hassaten muhâtap alacağını düşünmek daha doğru olacaktır.  En azından târihin seyri işlerin böyle yürüdüğünü bizlere ispat edecek kadar örnek sunmaktadır. Burada otorite ile sanatçının, fikir adamının ilişki kurma biçimleri, kadim bir mesele önümüze gelecektir. Siyâsetçinin istihdamı ile sanatçının ve fikir adamının istihdamı farklı şekillerde görünürlük kazanır. Siyâsetin gerektirdiği donanımdan yoksun olan birisi(Stalin, Hitler veyâ bir başkası) pekâlâ icâzet verme makâmında olanlarca semirtilebilir ve sıradan insanların ağzının suyunu akıtacak bir güçle mücehhez kılınabilir. Bu semirtme işlemi sanatçı ve fikir adamı için yeteneği nispetinde söz konusu olacaktır. İcâzetin doğrudanlığı yâhut bir tür uzaktan alan açma anlamında(ulusal gazete ve dergilerde, televizyon kanallarında, dernek-vakıf-parti faâliyetlerinde vs. belirli dönemlerde de olsa herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan boy gösterebilmek gibi) dolaylı olması icâzetin mâhiyetini değiştirmez. Türkiye şartlarında düşünürsek, entelektüel seviye bakımından birbirine hayli yakın olan, benzer konular üzerinde kalem oynatan ve benzer vurgular üzerine fikrini inşâ eden farklı isimlerden neden özellikle birinin sesinin gür çıkıyor olduğu üzerine düşünerek meseleyi yeni baştan ele alabiliriz. Demem o ki, modern çağda, daha da tasrih edersek, kapitalizmin mutlak hâkimiyet kurduğu şartlarda sadece siyâset yapabilmenin değil düşünceyi yayabilmenin de tek yolu -doğrudan veya dolaylı olarak- ‘icazet’ almaktan geçiyor.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. HAZIRKITA'nın genel yayın yönetmenliği görevini yürütüyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz