Hüseyin Su: Çoğunluk İçin Akıntının Yönü Önemli, Mâhiyeti Değil 32

Hüseyin Su: Çoğunluk İçin Akıntının Yönü Önemli, Mâhiyeti Değil

 

Takvim Yırtıkları geçtiğimiz Ekim ayında Şule Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Üç ciltten oluşan kitap Hüseyin Su’yun kişisel târihini, yazıyla ve düşünceyle ilişkisinin seyrini göstermesi bakımından oldukça önemli. Bununla birlikte günlük, on yıllara yayılan bir süre içerisinde Türk edebiyatının, siyâsetinin kimi zaman kaybolmuş kimi zaman da yazarın tanıklığını beklemiş olan sayfalarına ışık tutuyor.

Yazarın Menenen’de askerlik yaptığı dönem içerisinde kaleme aldığı bir bölüm var ki zamanın geçtiğini ama insanın değişmediğini düşündürür mâhiyette. Önemine binâen dikkatinize sunuyoruz.

*

12 Ekim 1983

A’dan Z’ye herkes gevşedi. Üç bin gevşemiş insanın ortak bir mekânda yaşadığını düşünün ve muhtemel manzarayı gözlerinizin önüne getirin. Sıcaklığını yitiren et yığını gibi bir durum.

On, on bir günümüz kaldı.

Birçok şeye “işaret” koyanlara bakıyorum da hepsini unutuverdiler birden. Aşınma, insanın mayasını ve mayasındaki birçok hayvani yanlarını öylesine açık seçik bir biçimde ortaya çıkarıyor ki kimsenin öngörmesi mümkün değil. Bu insancıklar nasıl birden dönüp intibak edebilecekler daha önceki hayatlarına acaba? Belki de kimsenin yaşadığı hayatın gerçekliğine intibak etmek gibi bir sorunu yok; kim bilir!…

Tekmelenmiş bir köpeğin az sonra kendisini tekmeleyen kişinin ardına düşüp tin tin gidişi durumundaki karakter tipolojisine insan çok yakın duruyor! Kendisine savrulan tekmeye canhıraş bir halde saldıran olmakta insani bir asilik var. Buna çok ihtiyacı var insanın.

Temelde var olduğunu kabul ettiğimiz öz benliğine, onuruna, kutsallarına ya da dünyevi değerlerine yönelik kırıcı, yıkıcı aşağılayıcı tavır ve sözleri, ilk anın acısıyla unutamayacağını sanıp işaretleyen nice “hassas” denilebilecek insanın aradan bir süre geçince, çok basit de olsa, çıkarlarına uygun düşen durum ve konumlarla karşılaştığında, hepsini de bir çırpıda unuttuğunu, nasıl kıvrak bir çalımla yanından geçip gittiğini görüp de şaşmamak imkânsız.

Bizim en dikiş tutmayan eprimiş yanımız, işte bu bilinçli, kurnaz ve onursuz unutkanlık. Çoğu zaman mazlumiyetten kaynaklanmıyor bu durum; mazlumiyetle örtülse de…

Dişleri dökülmüş, damağı dumura uğramış, tırnakları sökülmüş, belleği silinti ve kazıntılarla lime lime olmuş ve bu nedenle de hiçbir erdemi ya da kötülüğü onun tabiatına kaydetme imkânı kalmamış bir insandan kime ne hayır ya da kötülü dokunabilir ki…

Anlık bir sarsıntı bile ancak çok az sayıda insanda görülebiliyor. Şu kesin: Çoğunluk için akıntının yönü önemli, mahiyeti değil. Sarsılacağımız, allak bullak olacağımız durumları gördüğümüzde bile gülüp geçebiliyorsak, insani dokumuzda önemli ölçüde bir hasar var demektir. Bu noktada düşünürken uçsuz bucaksız bir karanlığa açılan bir kapı aralığından içeriye bakıyormuşum gibi bir yalnızlık duygusuna kapılıyordum. Ürpertici. Kapının ötesinden bir ayak sesi, bir soluk alınıp verilişi gelse, insan umuda kapılabilecek. Peki, o karanlık tünel kiminle ve nasıl geçilecek?…

Evet, insanların çoğu görmüyor, duymuyor, bilmiyor ve inanmıyor! O hâlde şaşılacak pek bir şey yok! Öyle mi peki?..

Yani, “belhüm edal” mi?

Evet!

*

 

Haber: Hamza Yalçın

Bir Cevap Yaz