Fuzûlî Ne Demek İstedi? 27

Fuzûlî Ne Demek İstedi?

 

“Işk imiş her ne var Âlem’de

İlm bir kîl u kâl imiş ancak”

Kitap, 2009 yılında Bilim ve Sanat Vakfı’nda kitapla aynı adı taşıyan seminerlerin iki kapak arasına toplanmış halini teşkil ediyor. Konuşmalardan derlenerek cem edilmiş olması nedeniyle kitap sohbet havası da içeriyor ve bu da okuyucuyu kitabın içine çekebilme noktasında kolaylık sağlıyor. Yazar, düşünce târihine dâir bütüncül bir okuma yapabilmenin imkânını olabildiğince geniş bir kesimle irtibat kurabilme konusunda elverişli bir isim olan Fuzûlî’ye ait beyit üzerinden yokluyor.

*

Fazlıoğlu “idrak, içinde üretilen küre göz önünde bulundurulmadığı müddetçe çok zordur” diyerek mânânın belli bir bağlam gözetilerek, kavramların örüldükleri kavram yumağı göz önünde bulundurularak açıklanmalarının zorunlu olduğuna işâret ediyor. Yazara göre bu bağlam göz önünde bulundurulmadığı takdirde yazarın kullandığı kavramlar ve ihsas ettiği mânâ okuyucuya birtakım kırılmalara maruz kalarak hatta zaman zaman maksadın tam tersi istikâmetinde ulaşacaktır. Fazlıoğlu, her bir kavrama yüklenen değer değiştikçe birlikte bulunduğu diğer kavrama yüklenen mânânın da zorunlu olarak değişeceğini vurguluyor ve bu yüzden çok-değişkenli parametrik okumanın zorunlu olduğunu dile getiriyor. Bu noktadan hareketle Fuzûlî’nin şahsiyetini,  âit olduğu kültür vasatını bilmenin zorunlu olduğunu vurgulayarak girişte okuyucuyu bu konuda kısaca bilgilendiriyor.

Bu temel vurgularıyla yazar, 19. yy. sonrası gelişen ve günbegün yükselen hermeneutik çalışmalarını özelde ise Dilthey-Gadamerci çizgiyi hatırımıza getiriyor. Beyiti tahlil ederken esas gâyenin doğru anlamını tespit etmek olmadığı yönündeki yargısı Fazlıoğlu’nu Gadamer’e yaklaştırmamıza sebebiyet veriyor. Fakat hemen akabinde gâyenin “yanlış anlaşılmamaya” yönelik olduğunu belirtmesiyle Gadamerci damardan kısmen ayrıldığını görüyoruz. Kast ettiğimiz yazarın bizzat bu yöntemi takip ettiğine yönelik bir iddia değil. Bilakis bu iddia yazara söylemediği şeyi söyletme sonucuna, yazarın kitabın ilerleyen bölümlerinde de bahsettiği gibi “işkenceden geçirme” tavrına denk düşebilir. Diğer taraftan bu “yöntemi” takip etmemiş olması, bu yöntemden etkilenmemiş olduğu mânâsına da gelmez. Kitapta döne döne vurgulanan “târihin tesirlerine mâruz kalmış bilincin” zirveye bu kadar oturduğu başka bir zaman dilimi var mıdır, şimdilik bilemiyoruz zîra…

*

Genel girişten sonra Fazlıoğlu’nun beyitin -hâliyle beyitte yer alan kavramların, düşünce târihinin de kısa bir özeti konumunda olan Meşşâî-İşrâkî-İrfânî geleneklerin yaklaşımlarıyla, birini diğerine öncelemeksizin birlikte ele alınarak bütüncül bir perspektifle okunduğunda bir “anlam” ifâde edebileceğini iddia ettiğini görüyoruz.  Çalışmanın bir bütün olarak bu konsept dâhilinde örüldüğünü söyleyebiliriz.

Fazlıoğlu söz konusu beyitten yola çıkarak ilk önce beyit içerisindeki “ışk”, “âlem”, “ilm”, “kîl-kâl” kavramlarını irdeliyor. Bunu yaparken de kavramların referanslarını doğru anlayıp anlayamama sorununu gündeme getirmiş ve sırasıyla bu kavramları tetkîke yönelmiştir.

  1. İlim

İlm kavramın etimolojik ve terim anlamlarından bahsettikten sonra yazar Fuzûlînin içinde bulunduğu kültür vasatı dâhilinde mezkûr kavramının pek çok anlamının olduğuna işâret ediyor. İlme dâir tartışmaların en temel nedeni hayâtı o ilme/kesin bilgiye göre düzenlemediğimizdir. Bu durumda kesin bilginin ölçütü nedir sorusu hayâtî önem kazanır. Yâni bir “şey” varsa onu nasıl bilebilirim, bilsem dahi onu bir başkasına nasıl anlatabilirim soru(s/n)u hem o kadîm kültürün fotoğrafını hem de Fuzûlî’nin kaleme aldığı beyitlerin arka planını sunar. Meşşâî-İbn Sinacı gelenekte “bilgi ve aktarma” sorunu daha ziyâde “hâricî” faktörlerle yâni “faal akıl”la açıklanmış fakat 12. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Sühreverdi ve Fahreddin er-Râzî gibi isimlerin elinde Meşşâî kozmolojinin tâdil edilmesi sonrasında hâkim “kesin bilgi” anlayışı/yöntemi zayıflamış ve yerini büyük bir bilgi buhrânına bırakmıştır. Bu târihten sonra epistemolojik saha söz konusu olduğunda yalnızca dâhilî faktörler değil bunun yanında hâricî faktörler de rol oynamıştır. Deyim yerindeyse nazar ve irfan bu târihten sonra “at başı” ilerlemiştir. Fuzûlî’nin durduğu nokta ise nazarî yâhut irfânî herhangi bir sonuca ulaşmaktan ziyâde bir tür serimleme yapmaktır.

  1. Işk

Kavramı “fıtrat” bağlamında ele alan yazar, konuyu “gizli bir hazîne idim bilinmek istedim” kutsî hadisi çerçevesinde sembolize ederek ve ilm-ışk diyalektiğinden yola çıkarak sunuyor. Fuzûlî bu kutsî hadis bağlamında “ilmi” (yu’lem) vurguluyor. Ona göre Tanrı’nın yarattığı ilk şey bilgidir ve hatta bizâtihi bilgiyi sevmiştir. İşte bu sebeple de bilinmek istemiştir. “Işk” vurgusu ise (ahbebtü) büyük oranda Horosan sûfîleri tarafından başlatılmıştır. Bu dönemden îtibâren Fuzûlî’nin aksine öncelik ilme değil ışka verilmeye başlanmıştır. Yazar daha sonra Davûd Kayserî ve Tehânevî ile ışk-mahabbet kavram çiftini inceleyerek ışk kavramı hakkında bir perspektif sunuyor. En sonunda da Fuzûlî’nin bu konuya dâir durduğu noktayı îzah etmeye gayret ediyor. Fakat ortada dikkati ziyâdesiyle celbedecek bir boyut vardır ki o da şudur: Yukarıda değinildiği üzere Fuzûlî Matla eserinde yaratılan ilk şeyin yâni öncelik sâhibi olan ilk şeyin ilim olduğunu söylüyor ama Sıhhat ve Maraz eserinde ise ilim değil bunun ruh/ışk olduğunu ifâde ediyor. Fazlıoğlu’nun buradan hareketle tâkip ettiği eser bu bölümde Sıhhat ve Maraz olacaktır.

  1. Âlem

İlim ve alâmet sözcüklerinden türeyen kısaca “kendisiyle başkasının bilindiği şey” diyebileceğimiz giriş mâhiyetindeki “âlem” tanımından sonra yazar, İşrâkîlerin, Meşşâîlerin, Ariflerin ve Sûfîlerin âlem tasavvuruna ilişkin yaklaşımlarını kısaca özetlemiştir. Her bir yaklaşıma göre kavrama yüklenilen mânâ birbirinden ayrılmakta, herhangi birinin kullandığı şekliyle “âlem” kelimesi beyitin anlamını dolayısıyla da yazarın maksadını yeni anlamlar kazandırmak sûretiyle dönüştürmüştür.  Sonuç îtibâriyle yazarın da en başta vurguladığı gibi, bağlam gözeterek, yazarın ait olduğu küreyi göz önünde bulundurarak okumanın ehemmiyeti bâriz bir şekilde ortaya çıkmış oluyor.

  1. Kîl u Kâl

Fazlıoğlu bu bölüme beyitin bağlamından kopartılarak en çok “işkenceden geçirilen”in bu kısım olduğuna dikkat çekerek başlıyor. “Dedikodu, boş konuşma, gevezelik gibi alçaltıcı anlamlar verilen bu kavramın “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız” diyen bir dînin müntesibi olan Fuzûlî tarafından bu mânâda kullandığının iddia edilmesinin bir tür kolaya kaçma daha vahimi bir “harcama” olduğunu dile getiriyor. Hakîkaten ilk okunduğu anda neredeyse hepimizin zihninde Fuzûlî’nin ilmi îtibarsızlaştırma gayreti varmış gibi suni bir intibâ uyanıyor. Kitabın hiçbir şey için değilse bile bu noktadan yola çıkarak tefekküre kapı aralaması bakımından dikkate değer bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Fazlıoğlu bu bölümde Şehristânî’nin İbn Sînâcı hikmet anlayışını özetlerken “aklî hikmet”in eş anlamlısı olarak kullandığı “kavlî hikmet” terimine dikkat çekiyor. Daha sonra bakışımızı Fârâbî’nin ifâde ettiği şekilde “hayvan-ı nâtık” olan insanın ayırıcı vasfı olan “nutk”un dâhilî ve hâricî olarak iki kısma ayrılmış olmasına yöneltiyor. Yazarın ifâdesiyle bu ayrımın nedeni “kaynağını akılda bulan iç-dilin derin yapısının, dış-dilin yapısına sinmiş olmasıdır.  Burayı daha da açarak ilerleyen yazar daha sonra Meşşâî yöntem ilkesinin bahs ve burhan; İşrâkî yöntem ilkesinin ise keşf ve iyan olduğunu söylüyor ve nazar ehli ile keşf ehlinin birbirini tamamladığını vurgulayan daha pek çok isim sayıyor. (Kâl-Hâl)

Yazar kavramları teker teker ele alarak beyit hakkında bağlamı gözeten bütüncül bir perspektif verdikten sonra “İbn Sînâ: Gölün Kaynağına Ulaşmak” başlıklı bölüme geçiyor. Fazlıoğlu bu bölümde ise ıkş/sevgi/mahabbet kavramının istidlâlî aklın sınırları içinde metafiziğini yapan ilk kişinin İbn Sînâ olması dolayısıyla İbn Sînâ’nın görüşlerini tahlîle ve tetkîke yöneliyor.

“Nereye: Saâdete mi Selâmete mi?” başlıklı bölümde yer ve yön sorunundan yâni insanın yol arayışından hareketle Sûfî çizginin amacının insanın “Selâmeti –Işk”, Nazârî/keşfî çizginin amacının ise insanın “Saâdeti –İlm” olup olmadığı tartışılıyor. Bölüm faal aklın tâdil edilmesinden sonra Meşşâî çizginin kan kaybetmesiyle saadetin yitirildiği ve selâmete yönelindiği tespitiyle bitiyor.

“Başka göller, Başka dertler” başlıklı müteâkip bölümde ise kadim kültürümüzdeki sorunun benzerlerinin başka kültürlerde de yaşandığı îzah ediliyor.

“Sonuç: Madde ile Mânâ Denizi” başlıklı bölümde insanın madde ile mânâdan yâni ilm ile ışktan mürekkep bir bütün olduğunu vurgulanarak beyit döngüsünde sürdürülen anlama ve anlamlandırma gayreti bir sonuca bağlamış görünüyor.

“Ekler” bölümüyle devam eden kitap “Bir vehmin hikâyesi, el-Ulum el-Akliyye: Kimin Aklı?”, “Bu-Ara-Da Olan’ın Dili: Şiir” başlıklı ilâvelerle sonlanıyor.

| metin için kullanılan resim Peyami Gürel‘e aittir

Merve Adıyaman

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’den 2016’da mezun oldu. Aynı üniversitede İslam Felsefesi alanında yüksek lisans çalışmalarını sürdürüyor.

Bir Cevap Yaz