Esinti 33

Esinti

 

İnsan yaşayıp gidiyor. Yaşayıp gitsin.

Yaz çoktan gitmişti ama hâlâ bazı evlerin balkonunda kurumaya bırakılmış halılar göze çarpıyordu.

Gelen, herkesin kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Neden böyle yaparlardı ki, anlaşmaları vardı demek ki, dilleri döndüğünce geldikleri yeri kendilerinden haberdar ederlerdi. Misafirdiler. “Şurada birkaç ay kalıp gideceğiz,” yahut “keyfinizi kaçırdık, kusura bakmayın…” derlerdi. Yahut da “hadi kırlara gidelim, hadi denize…” Neler söylemezlerdi ki… Ama en suskunu gelmişti, en dilsizi. En konuşmazı. Sonbahar. Gelişiyle aksırmalar, kıpkırmızı burunlar, halsizlikler baş göstermişti.

Önce bir sapakta beklemişti. Yazdan bir şeyler, kıştan bir şeyler almıştı. En heterojen mevsimdi. O kadar da saf değildi yani! Süveter, hırka zamanıydı.  Geleli yaprakları sarartmış, günün lambasını erkenden kısmaya başlamış, uzantısı esintinin girip çıkacağı yerlere göz atmıştı. Esinti burada zorlanıyordu. Özgür değildi. Onca bina varken nasıl özgür olunurdu? Burada saniyede bilmem kaç kilometre hıza ulaşıyor gelgelelim karşısına aniden çıkan binalara çarpıyor, binaları dağ sanıp baş aşağı yere çakılıyordu. Ardından başı dönüyor, öfkeleniyor; ağaçları, antenleri sallayıp duruyordu…

Şehir, ağaçlar, diğer canlılar sonbaharın geldiğini anlamış, ona çoktan boyun eğmişti. İnsan yine her şeyde olduğu gibi onun varlığı karşısında da direniyordu. En çok da genç kızlar, ergen çağındakiler. Hem de incecik giysileriyle…

Bunlardan biri elinde kemanıyla az önce çıktığı binanın önünde bekliyordu. Keman kursuna gidiyordu ve çeyrek saat kadar olmuştu kursu biteli. Ötesinde eski, yırtık pırtık montuna sarınmış, nemli bir kartonun üzerinde oturan dilenci duruyordu. İkisi de sonbaharın fısıldadığı şeyi duymamışlardı. Duymuş olsalar biraz temkinli olurlardı.

Sonbahar, dilencileri anlamıyordu; gittiği her yerde, her ülkede böyleleri hep vardı. Bazıları saçı sakalı birbirine karışmış olarak ve her daim yanlarında bulundurdukları, birbiri içine tıkılmış poşetlerle dilenirdi. Bazen bu poşetlerde ekmek gözüne çarpardı. Yerler miydi? Bilinmezdi. Bazen de onları gittikleri yerlere kadar takip eder, onları orada da üşütürdü. Neden yaşarlardı, sanırım bunu onlar da bilmiyordu. Bildikleri tek şey, yanlış bir hayat ve yanlış bir çürüme seçmiş olmalarıydı.

Kız daha on üç on dört yaşlarında bir şeydi işte. Babası geçenki olaydan sonra, “Binanın önünden ayrılma, orada bekle.” demişti. Beklesindi, oraya buraya gitmesindi. Ne işi vardı bacak kadar kızın orada burada? “Telefonla haber verecektim…” Uyduracağı mazeret yeterince iyi değildi. Arkadaşıyla limonata içmeye gitmişti. Sonra buna kız arkadaşımla yalanını da eklemeliydi. Limonata içmeye gittiği arkadaşı, kurstan tanıştığı, ama ondan büyük bir erkekti. Bir şey yapmamışlardı ama babası böyle şeyleri sevmezdi. Bir daha yapmasındı işte.  “Telefon ha…” diye yemişti zılgıtı.

Üstünde ince, mavi bir gömlekle çam yeşiline çalan, seyrek dokunmuş bir hırka vardı. Yeni yeni çıkan sivilceleri ile oynuyordu. Gözleri ise devamlı yoldaydı. Araçlar, insanlar, akşam, esintinin hafifliği… Babası yoktu ortalıkta.

Sarıya çalan saçı havalandı, indi ama sivilceleri ile oynadığından üstünde pek durmadı. Eve gider gitmez aynada sivilcelerine bakacaktı. Ne kadar büyümüşlerdi? Saçı bir daha savruldu. Bu sefer sivilcelerini bırakıp saçını düzeltti. Bu sırada dilenci montunun yakasını başına kadar çekmiş, başını poşetlere koyarak uzanmıştı. Yüzünü varlığını iyice belli eden esintiden korumaya çalışıyordu.

Anlaşılan, kimsenin umurunda değildi dilenci. Geçenlerden biri de çıkıp “hadi, kalk kardeşim, donacaksın.” demiyordu. O da kimseye bakmıyordu zaten, bakmazdı da. En azından uzun süre bakmazdı… Şimdi hiç mümkün değildi, esinti rahat bırakmıyordu. Bakmaya bakmaya insanlar yerine onların sözlerini görür olmuştu. Gördüğü de kimsede akıl olmadığı ya da aklın işe yaramadığıydı.

Duyduğu sözler çeşit çeşitti. Kimsede akıl olmadığı için de tek doğru olamazdı. Zaten doğru sayılanları yapmaya kalksa orada olmazdı. Yanlışlar daha iyiydi. Orada durması yanlıştı ve bu her şeyden iyiydi. Biraz aklı olsa hep yürüyecek, strese girecek, işe gidecek, koşacak, birisine sinirlenmiş olacak, ah vah edecekti… Evini, işini, eşini beğenmeyecekti. Akşam için koşturacak, sabah için koşturacak, öğlen için koşturacak, gece için koşturacaktı… Bunca koşturmaca yerine orada sonsuza kadar kalabilirdi.

Esinti giderek artan şiddetiyle kızın bacakları arasında dolandı, durdu; yüzünü yaladı, saçını dağıttı, hırkasının boşluklarından soğuk mızrağını onun gömleğe sapladı, boğazından aşağı inip kaleyi içten fethetmeye çalıştı.

Bir ara hızını kesti. Şehre sözünü dinletememişti sanırım. Dilenci de kız da cabasıydı. Toparlanıp yeniden saldırması gerekecekti. Dağlara güç toplamaya gitti. Oralardan aldığı güçle saatte bilmem kaç kilometre hızlanıp… Bakalım, o zaman da beklesindi kız ve dilenci. Onlara kızmış olmalıydı.

Kız, esinti hafiflediğinde biraz kendine geldi ama kemanı tutan eli titriyor; kulakları ve dudakları ise acıyordu. Yine de şükretmesi gerekirdi. Birazdan evde olacaktı. Peteğin dibine oturacak, annesi ona içecek sıcak bir şeyler getirecek, olmazsa battaniyeye sarınacak, uyuyup uyandığında bu akşamdan bir şey kalmamış olacaktı oysa ötesindeki zavallının gidecek bir yeri bile yoktu.

Esinti tüm görkemiyle girdi; şehre, caddeye. Şehir; kuytusunda, binalarının çatısında ne varsa hepsini kustu. Hafif olan poşetler, kâğıt zımbırtıları havada dönüp durdu. Esinti, onları havada tutuyor, bir anda ileri taşıyordu. Bir çocuk gibi şendi o an. Bu zımbırtıların olmadığı uçsuz bucaksız çöllerde; deniz, okyanus üzerinde çoğu zaman canı sıkılır, fakat yelkenli çıktığı zaman keyfi yerine gelirdi. Vuu… Vuu…

Çölse; berbattı, hiçbir şey olmazdı orada, ikide bir gözüne kum kaçardı.

Caddede kız ve dilenciden başka kimse kalmamıştı. Arada bir araçlar geçiyordu. Diğer esintiler kızla dilenciyi bu havada görse onunla alay ederdi. “Gidemiyorlar değil, bekliyorlar.” derdi. “O kadar da üfürüyordun, hani n’oldu?” “Üfle babam, üfle… En fazla bir kızın saçını savurursun…” derlerdi… Ardından basarlardı kahkahayı. Meydan mı okuyorlardı? Öyleyse onların ciğerlerine kadar göndersin de soğuğu, görsünler bakayım ona meydan okumak neymiş.

Sonbahar, kendisinden bunu beklerdi.  Yapmayacaksa emekliye ayrılabilirdi. Bir köşede, püfür püfür eserdi. Daha vardı püfür püfür esmeye… Hem bunları yapmazsa ne anlatacaktı püfür püfür eserken? Çok iyiydim zırvaları falan mı… Bazen püfür püfürcülerin yanına gider, onların anılarını dinlerdi. Batan gemiler, kaybolan bedeviler, kökünden sökülen ağaçlar, uçaklar… En acınası da hiçbir şey yokken gelen ölümlerdi. Gönderdikleri soğuk ciğerlerine kadar işlerdi insanların. “Zatürre,” derdi insanlar, daha başka şeyler… Onları hiç suçlamazlardı.

Emeklilikte anlatılacak iyi bir konuydu bu dilenci ve kız. Dinleyenler merak edecekti: Neden dilenci değil de kız ya da neden kız değil de dilenci? İrdelenecekti, dudaklar bükülüp düşünülecekti. O kasım kasım kasılıp bunlara cevap verecekti. “Ben olsaydım…” diye başlayan cümleler kurulacaktı…

Kız mı, dilenci mi?

Yavuz’u, İskender’i çölden geçerken zorlayan emektar esinti bile onun konusuyla ilgilenecekti. Kaç büyük savaş görmüş bir başka emektar esinti, “Paradoks” diye başlayacaktı. “iki taraftan birini seçiyor olman hata yapma ihtimalini doğurur. Tıpkı benim yaptığım gibi. Ama önemli olan burada sebep…” diyecekti.

Tüm emektarlar nefeslerini tutmuş, onun ağzından çıkacak olanı bekleyecekti. O da “Kurbanım kızdı çünkü…” ya da “kurbanım dilenciydi çünkü…” diye başlayacaktı anlatmaya… Önemli olan açıklamaydı. Her şey, çünküden sonra gelen şeydi.

Kıza baktı, dilenciye… Hangisi olursa olsun fark etmezdi. Önemli olan uyduracağı ve sağlam temellere dayandırabileceği bir açıklamaydı.

Dilenciyi yokladı. Dilenci bedeninin hacmiyle oynamıştı. Bedenini yine bedeniyle sarmak için sanki ikinci bir beden çıkarmıştı ortaya. Dıştaki içtekini sardıkça sarmış, gerildikçe gerilmişti. Başı görünmüyordu. Poşet çıkını gövdesinin altında kalmıştı. Elleriyle devamlı montunun yakasını çekiyordu.

Kız, kapı aralığından başka yere gitmek için çok geç kalmıştı. Bunu çok önceden yapmalıydı. Titriyordu; aklından sivilceleri, petek dibi falan gitmişti. Hırkasına iyice sarındı. Kemanını duvara dayamıştı. Ne yapması gerektiği konusunda hiçbir fikri yoktu. İnsanın acizliğini tümden ortaya koyuyordu. Akıl hak getire. Düşünce hak getire. Eylem hak getire. Gerilmişti iyice. Babası neredeydi? Görünmüyordu. Babasına bakarken ortalıkta esip gürleyen esinti yüzünden bakışlarının yönü, baktığı yer, hep değişiyordu. Gözünden bir iki damla yaş geldi. Ne vardı şimdi birisi gelip onu sıcak bir yere taşısa… Ama ortalıkta gezinen kimse yoktu. Hapşırdı. Birkaç kez hem de. Burnu akıyordu şimdi. Mendili olmadığı için hiç hoşuna gitmese de burnunu hırkanın koluna sildi, sonra burnunu çekti. Titremesi giderek arttı. Ayakları buz tutmuştu. Kendi kendine, “Baba” dedi, “nerede kaldın?” Babası yine kızacaktı, “Kızım, kaç kez dedim sana, şu montunu al.” Ama babası geç kalmıştı. O, bir yere gitmemişti. Düşünceleri dağılıverdi. Bir ses duydu. Bir şeyler düşmüştü. Zar zor açtığı gözleriyle düşen bir şeyler görmeyi umdu ama esintiden bir şey göremedi. Sadece sesi duyabilmişti.

Dilenci, hareketsizdi. Esinti geçtiğinde onu birilerinin açması gerekecekti. Kolları, ayakları kaybolmuştu. Bir taş gibiydi ama bu taşın canlı olduğu titremesinden belliydi. İçindeki bağlantılar kopuyor olabilirdi. Öyle hissediyordu. Bağırsağı, damarları tutunamayıp yerlere tek tek düşüyordu. Esinti azıcık izin verse bedeninden kopan, düşen bir şeyler olup olmadığını anlamak için bulunduğu yerin ötesine berisine bakacaktı. O kadar sarılmıştı ki kendine, bedeninden bir şeylerin eksildiğini, bir şeylerin çıkıp gittiğini sanıyordu.

Esinti yorulmuştu. Ortalığı bir daha gözden geçirdi. Kız da dilenci de fena hâldeydi. Onları öylece bırakıp dağlara çekildi. Şehir sakine dönmüştü ama dağlardan bakınca sis nedeniyle aşağıda bir şehir olduğu belli olmuyordu.

Hikâyesini düşündü.  Anlatılacak bir şey yoktu ama isterlerse püfür püfürcülere paradokstan söz edebilirdi. Paradoksun ne olduğundan…

| metin için kullanılan resim René Magritte‘ye aittir

Tagged with: ,
Mehmet Akgül

1981'de K.Maraş'ta doğdu. İlkokul ve lise eğitimini doğduğu şehirde aldı. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Türkçe öğretmenliği yapmaktadır.

Bir Cevap Yaz