Dedemin Ölümü 24

Dedemin Ölümü

 

Tarladan dönen ırgat çocukların Kehnya Davle’de su içtiklerini görüyorum. Yanımda amcamın kızı Fincu var. Fincu köydeki tek arkadaşım. Kahverengi kızıl uzun saçlarını, belki de hiç yıkamadığı çamur pasak yüzünü seviyorum. Onunla her akşamüstü köydeki evlerin bir vagon gibi sıralandığı bu topraklı yolun sonuna kadar geliyor, tarladan dönen insanları ve dağlardan inen hayvanları bekliyoruz. Beklerken aşağımızdaki derenin kıyısında duran karakola dikkat kesiliyoruz.

Yol kenarlarındaki iri taşlara oturup sırtımıza vuran sıcaklıkla parktaki çavuş çocuklarını izlemeye koyulduk. İmrenerek baktığımız bu çocuklar yorulmak bilmez bir şımarıklıkla salıncaklara, kaydıraklara biniyorlar. Biz de ordaymışçasına heyecanlanmaya başladık. Ara ara oturduğumuz yerden kalkıp ağaçların arasında kaybolanları görmeye çalışıyoruz. Parktaki çocukları seyrederken karakolun çöplüğünde bir grup martı havalanıyor. Dağların en yüksek tepelerinde karlar bu saatlerde daha net görünüyor. Fincu daldığımı görünce eline aldığı küçük taşları baktığımız yöne doğru atmaya başladı. Ona döndüm ve gülümsedim. Yanımda olmasa bu kadar mutlu olamazdım.

Koca dağların ardında kaybolan güneşin kızıllığı yüzümüzden düşüyor. Akşam oluyor. Artık köye dönmeliyiz. Köye doğru ilerlerken arkamızda tarladan dönen köylülerin sesleri bizi takip ediyor. Kısa adımlarımızı geçiyorlar. Kiminin elinde parkaç kiminde tırpan. Köy meydanına vardığımızda köylülerin cami önünde toplandıklarını gördüm. Akşam ezanı okunuyordu. Ardından sela okundu. Bu bizim imamın sesiydi. Köyün müezzini Hasan yine tarlaya inmiş akşam ezanına da yetişememişti. Hasan’ın köyde bir sevdiği vardı, Merve. Hasan ezan okuyunca, Merve köy meydanının en ücra yerinde olan evlerinin penceresine gelir Hasan’ın mübarek sesini dinlerdi. Köy meydanında çocuklarla misket oynadığımda ona dikkat eder, yanağındaki siyah iri beni görünce onu hemen tanırdım.

Bu arada Fincu yanımdan ayrılarak evine gitti. Ben ise kalabalığa doğru ilerledim. Ağlayan kadınların feryatları bizim evden geliyordu. Yutkunarak eve doğru kaçtım. Aklıma ilk annem geldi. Evin önünde gözlerini silen ablama sordum ne oldu diye. “Dedem öldü” dedi. Hiç üzülmedim öldüğüne. Asıl üzüldüğüm şey bu kadar insanın özellikle annemin neden bu kadar üzüldüğüydü. Yıllar sonra dedemin annemin öz dayısı olduğunu öğrenince annemin neden bu kadar üzüldüğünü daha iyi anlayacaktım. Halbuki ben dedemi pek hatırlamıyorum. Fincuyu görmeye gittiğimde onu da amcamın evinde yatalak görürdüm. Uzun beyaz sakalları, turuncu beyaz sarığı ve ince uzun yüzünü bana korkunç gösteren mavi gözleriydi. Göz göze geldiğimizde ilk defa böyle mavi renkli birini gördüğüm için onu bir hayalete benzettiğim olurdu. Lüküsün titrek ışığında annem hikayeler anlatırdı. Onun hikayelerinde kötü insanlar da olurdu ama hiç mavi gözlü insan yoktu. Dedemi bu kadar bana uzak kılan şey muhtemelen bizden ayrı yaşamasıydı. Başımı okşadığını hatırlamıyorum ya da köye gelen çerçilerden bana bir gözlük veya bir tabanca aldığını. Topal İsmail’in dedesi ona geçen hafta mantarlı tabanca almıştı. Halbuki annem genellikle yumurta karşılığında bir tane tabanca almak yerine mandal, bardak, tepsi, leğen gibi kapkacak alırdı.

Köy meydanına getirilen büyük kazan ölüyü yıkamak içindi. Babam anneme yarın sabah namazından sonra yıkanıp kefenleneceğini söyledi. Dedemi abdesthanenin arka tarafındaki güsülhanede beklettiler. O akşam köy meydanına bile çıkamadım korkudan. Annemi uyandırdım ve beni yanına aldı. Sabah uyandığımda odada kimse yoktu. Pencereyi açtım. Pencereye kadar uzanan erikler ıslaktı, elimi uzattım yetişmiyordu. Köy meydanının küçük bir kısmına bakan pencereden kimse görünmüyordu. İki serçenin ötüşü ve aç bir kedi sesinden başka ses seda yoktu. İçeriye giren temiz hava biraz sonra üşümeme sebep oldu. Hemen pencereyi kapatıp pantolonumu giydim. Evin arkasındaki bahçede bir ağacın arkasına geçip çişimi yaptım. Evde tuvalet yoktu. Gerçi o zamanlar kimsenin evinde yoktu. Köyün tam ortasında kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı yapılmış abdesthaneler vardı. Kadınlar için yapılmış bölümde kapkacağın yanında halı gibi şeylerde yıkanabilirdi. Orası köydeki tüm dedikoduların haber merkeziydi diyebilirim. Akşam kimse dışarda olmayınca ablam korkmamak için beni de kadınların çeşmesine götürürdü ve ben içerde kimse olmamasına rağmen çok utanırdım. Köydeki çocukların beni göreceğinden korkardım. Halbuki geçen sene okula başlayan Furkan benden iki yaş büyük olmasına rağmen altına kaçırmış ve annesi onun popusunu kadın abdesthanesinde yıkamıştı.

Ablamın sesini işittiğimde işimi bitirmiştim. Elimden tutup çeşmeye götürdü. bir güzel elimi yüzümü yıkadı, sonra eve geldik. Bir şey sormama izin vermiyordu. Tandır ekmeğinin üstüne biraz kaymak ve erik reçeli sürüp al ye dedi. Afiyetle yedim, çok acıkmıştım. Ekmeğimi daha bitirmeden beni koştururcasına caminin arka tarafında yola bakan bahçesine doğru götürdü. Tüm kadınlar oradaydı, Fincu da. Fincu beni görür görmez yanıma geldi. Beraber annemin yanına oturduk. Annem uzun ince boyuna yakışır çiçek desenli fistanlar giyerdi ve ben bunlara bayılırdım. Ama bugün tarlada giydiği soluk renkli şallardan giyinmişti. Siyah eşarbını ara ara aralayıp gözlerini silmek için kullanıyordu. Sol tarafımda Fincu’nun ablası Aliye ve Haliye vardı. Ağlamaktan kızaran gözleri sürekli doluyor ve ara sıra burunlarını silerken tuhaf bir şekilde ciddileşiyorlardı. Arkamızda iki yaşlı kadın dedemin çok mübarek bir günde öldüğünü anlatıyorlardı. Diğeri de ona ne kadar yardımsever biri olduğunu anlatıyor ve ekliyordu: Hiç misafiri eksik olmazdı. Fakir fukara onun elinden çok ekmek yedi Allah gani gani rahmet etsin.

Herkes yolun diğer tarafına, dağın yamacına doğru ilerleyenlere bakıyordu. İmam en önde arkasındaki cemaat de omuzladıkları tabutla takip ediyorlardı. Nihayet bu sabah açılan mezarın başına yetişmişlerdi. Çevre köylerden gelenlerin de aralarında bulunduğu bu insanları birbirinden ayırmak hemen hemen imkansızdı. Sadece imamın beyaz sarığından kim olduğu anlaşılabilirdi. Mezarlıkta altı yedi tane köylü ellerineki kazma kürekleri yere bırakmadan cenazeyi bekliyorlardı. Yağmur yemiş toprağın rengini buradan görebiliyordum. İmam ve cemaati mezarlığa ulaşınca herkes açılan mezarın çevresinde toplaştılar. Bu arada annem elindeki Mushaf’ı açmış sessizce bir şeyler okuyordu. Kadınların arasında daha önce Kur’an dersine giden ablam başta olmak üzere üç tane köy kızı daha okumaya başladı. Nihayet tabutun üsündeki yeşil örtüyü çıkarıp, kapağını açtılar. Tabuttan cesedi çıkarıp mezara koyarlarken yanı başımdaki kadınların iniltileri hıçkırıklara dönüşmeye başladı. O kadınların arasında ağlamayan yalnız Fincu ile bendik. Feryatlara daha fazla kayıtsız kalamayacağımı düşündüm. Fincu’ya dönüp bizim de ağlamamız gerektiğini söyledim. En azından onları taklit edersek belki bizim de gözümüzden iki damla yaş gelir diye düşündüm. Fincu hiç itiraz etmedi hemen mızmızlamaya daha sonra diğer kadınlar gibi önce inlemeye sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ben de aynısını yaptım ancak tek damla gözyaşı dökemedim. En acıklı anlarımı düşündüm, Şener’in gözlüğümü kırdığını, Ömer’in oyuncaklarımı çalmasını, yağmurun yoğurtlu ekmeğimi ıslatmasını, Orhan’ın yüzünden dayak yiyişimi… Bunları düşünürken garip bir gülme geldi içimden. Hemen yüzümü kapattım ve ordan kalktım. Kiraz ağacının camiye yaslanan dallarına kadar gittim. Arsız arsız gülüyordum. Fincu da yanıma geldi. Burnuma yapışan kaymağı silerek o da gülmeye başladı.

| öykü için kullanılan fotoğraf Ara Güler’e aittir

Mahmut Çeliker

1992 Tatvan doğumlu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi'nde aldı. 2015 KTÜ mezunu. Uludağ Üniversitesi'nde din sosyolojisi alanında yüksek lisans öğrencisi. Editörlüğünü yaptığı Ebabil Dergisi'nde şiir ve öykülerini yayımladı.

Bir Cevap Yaz