Bu Şehr-i Stanbul ki… 28

Bu Şehr-i Stanbul ki…

 

Beyatlı’nın meşhur mısrâsıdır: “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!”. Yahya Kemal hangi tepeden ne vakit bakmıştır bilmeyiz ama o “bakış” biliriz ki Beyatlıyı’yı herhangi bir şâirden ayıran bakıştır.*
İstanbul’da yaşamanın zorluklarıyla yüzleştikçe üdebânın bu kabilden İstanbul üzerine kurduğu latif mısraları, cümleleri sık sık hatırlıyorum ve düşünüyorum: İstanbul mu değişiyor yoksa bizim İstanbul’a yönelen bakışımız mı? Muhtemelen Yahya Kemal de birçokları gibi yaşadığı dönemin İstanbul’una bakarken “nerede o eski İstanbul” nevinden düşüncelere kapılmıştır. Her zaman olmasa bile illâ ki kötüye gidiş emâresi olarak değerlendirdiği gelişmelere şâhitlik etmiştir. Belli ki gördükleri bu mısrâyı yazmasına engel olmamış. Buradan bu mısrâyı yazmasına engel olacak boyutlarda bir felâkete şâhitlik etmediği anlamını çıkaramayız. Pekâlâ çürümenin, yozlaşmanın en kesif olduğu bir aralıkta yaşadığını iddia edebiliriz. Çünkü bu iddianın tartıya gelir bir tarafı yoktur. Diğer taraftan düşünelim: Mezkûr “bakış”ın şartlardan bağımsız bir şekilde Beyatlı’da vücut bulduğunu, şâire Allah’ın bir lütfu olduğunu düşünebilir miyiz? Bana kalırsa düşünemeyiz. Bu cevâbı Beyatlı özelinde vermiyorum. Cevâbımı Hamit, Fikret yâhut benzer konumdaki bir başka şâire teşmil etmekte bir sakınca görmüyorum. Zannetmiyorum ki ne Beyatlı ne Tarhan ne de Fikret hayatları boyunca geçim derdine düşmüş ve bu doğrultuda düşünmek, yaşamak zorunda kalmış olsunlar. Tarhan derken, henüz on yaşındayken hâriciyeci ağabeyi Nasûhi Bey’in yanında Paris’e giderek orada kolejde bir yıl okumuş, on üç yaşında Tahran elçiliğine tâyin edilen babasıyla birlikte İran’a giderek orada üç yıl yaşamış ve hatta babasını yanında ikinci kâtip olarak görevlendirilmiş, yirmi beş yaşındayken de Paris’e ikinci kâtip olarak tayin edilmiş bir şâirden söz ediyoruz. Benzeri hususları Beyatlı için de saymak mümkündür. Her iki şâir de uzun yıllar kâtiplik ve büyükelçilik gibi görevlerde bulunmuş. Fikret’se belki de İstanbul’un en güzel yerinde yaşamış: Aşiyan! Bir makalede Servet-i Fünûn dergisinin kurucusu Ahmet İhsan Tokgöz’ün hâtıralarına atıfla Fikret’e her ay babasından on beş altın harçlık geldiğini ve şâirin bir müddet Aksaray’da dört başı mâmur bir konakta yaşadığını öğrenince şaşırdığımı hatırlıyorum.

*

İsmini andığım üç şâir veyâ benzeri şartlarda yaşayan bir başkası bir yerden bir yere giderken ortalama gelir düzeyine sâhip insanın dertlerini tanırlar mı? Emin değilim. “Acaba şu parayla burada geçinebilir miyim” tereddüdü yaşamışlar mıdır? Hiç sanmam. Yahya Kemal’in derdi hiçbir zaman “aktarma yapmadan tek araçla filanca yere varmak” olmamıştır. Kendi adıma düşünüyorum: Benim yolum Beyatlı’nın İstanbul’a baktığı tepeye bugün içinde bulunduğum şartlar içerisinde düşer mi? Düşmez. Düşse bile muhtemelen ben o tepeye -artık hangisiyse- en iyi ihtimalle iki araçla ve belli bir mesâfeyi de yürümek zorunda kalarak çıkabilirim. Nihâyetinde İstanbul’un yorgunlukla vardığım o güzel tepesinde bulacağım ilk gölgeliği cennet bilerek soluklanmaya koyulurum. Bu hâl ile soluklanan birinin mâlum “bakış”ın yanına dahi yaklaşması ihtimal dâhilinde olmasa gerek. Beyatlı’yı aşan bir yeteneğin sahibi bile olsam o “bakış” benim bakışım olamaz. Yetenek, belirli şartlarda kemâle erer ve belirli imkânlar içerisinde temayüz eder. İstîdâdınız varsa, üstün bir selîka ile mücehhez kılınmışsanız ve imkânlarınız da varlık gösterebilmeniz için size uygun bir alan temin edebilecek noktadaysa İstanbul’un “efsunlu güzellikler”inden bahis açmanız şaşırtıcı olmaz.

*

Necatigil bende hayret uyandıran şâirler arasında yer almamıştır. Fakat onu okurken dikkatimi çeken hususların başında tam da bu bağlamda anlam ifâde edecek bir tavır gelir. Meselâ “kollarım koptu” diye bir şiir yazabilmiştir. “Elleri boş gezenler, benim için de gezin!/Kollarım koptu” diyebilmiştir. Ellerinde poşetlerle evine güç belâ ulaşabilen “sıradan” insanın çilesidir okuduğumuz: “Odalardan birinde yorgun ikindi/Yığılıp kalacağım kendimi bıraksam/Çanta, ağır çeker/Gün boyu taşıdım, belim büküldü”. Burada gördüğümüz hayâtı karşılayan bir şiir yazma çabasıdır. Hayâtı hünerle karşılayıp karşılamadığı tartışılabilir. Ama hayâtı karşılama çabası göstermesi bakımından saygıdeğerdir.
Kendi adıma bir değerlendirme yaptığımda ne ayaklarımın beni Beyatlı’nın çıktığı o “tepe”ye çıkararak “efsunlu güzellikler”e ulaştıracağını ne de kollarımın Necatigil’in hâletirûhiyesiyle birtakım eşyalar taşımaktan kopacağını düşünüyorum. İsterim ki yazdığımı okuyan ne yollarda akıttığım teri görsün ne de hiç terlemediğimi düşünsün. Ne akıttığım gözyaşını görsün ne de duygudan mahrum bir hayat yaşadığımı düşünsün. Akan teri, gözyaşını okura göstermek insanı teşhircilikten öte gitmeyen bir epiğe, realizme; sığ sularda fırtınalar koparan bir arabeske ve basit duyarlılıklar üzerinden kof sözler sarf etmeye sürüklüyor. İkinci durumda ise şâir entelektüel uğraşlar içerisinde insana değmeyen bir alanda kendini buluyor.

*

Diyeceğim o ki İstanbul’un “efsunlu güzellikler”ini henüz görmedim.

*

* Bu yazıya genç bir şâirin “Zevkiselim” başlıklı yazıma ilişkin düşüncelerini paylaşması ilham verdi. Yazısında Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”undan yola çıkarak İstanbul’dan “şikâyetlenmemin” ne anlama geldiğini sorguluyor ve bir mekânı özel kılanın ne olduğu üzerine zihin açıcı değerlendirmeler yapıyordu. “Evi özleriz. Çünkü bir ‘beton yığını’nı bizim için özel kılan insanlar orada yaşamaktadır.” Bu bağlamda düşünerek Beyatlı’nın İstanbul’da ne gördüğünü anlayabilirim. İki bahr arasındaki gevher-i yektânın bir sengine, yek-pâre Acem mülkünü fedâ noktasında Nedim’le birleşebilirim. Bu kalbî bir bağ ve farkındalıkla mümkün olabilir. Ama… Aması yukarıda yer alıyor.

| metin için kullanılan resim Peyami Gürel’e aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz