Bir Hüsamettin Arslan Yazısı 26

Bir Hüsamettin Arslan Yazısı

 

Zannediyorum 2015’ti. Bir vesîleyle Seyyid Usul Kültür Merkezi’nde bulunuyordum. Vesîle, nişanlımın Bursa’da olmasıydı. Arkadaşlarıyla bir konferansa katılacaklarını söylemişti. Gittim. Orada bulunma nedenim onun konferansına katılmak değildi ama kendisini ilk defa orada gördüm, orada dinledim. İlgilendiğim konular, yaptığım okumalar hayret ki o güne kadar yolumu ne kitaplarına ne de çevirilerine düşürmüştü.

Program öncesinde konferans salonunun hemen yanındaki bir mekânda muhabbet ediyorduk. Diyorum ya, tanımıyordum. O gün için, “biri” geldi, az ilerimize oturdu. Yanında bir iki kişi daha vardı. Başka birileri de farklı köşelerde işinde gücündeydi.

Arkadaşlar, “bu” dediler, “Hüsamettin Arslan”.

Hoca yanındakilerle konuşurken, muhtemelen konferansa gelen bir hanımefendi (orta yaşlarda ve doktor olduğunu hatırlıyorum), muhabbete dâhil oldu. Nasıl konuşmaya başladılar, konu oraya nasıl geldi hiç bilmiyorum ama bütün olarak dönüp Hüsamettin Hoca’ya kulak verişim ilk o vakit gerçekleşti. “Küçük Prens” diyordu Hoca, “dünyaya modern insanın anlayamayacağı bir yerden bakıyor, kalp gözünden.” Sözünü ettiği “göz”ün husûsiyetlerine dâir bir müddet konuştu ve ekledi: “Küçük Prens’i yeniden okumalıyız.”

Vakit geldiğinde kalktık ve mekândakilerle birlikte konferans salonuna geçtik. O gün, arkadaşların dediğine bakılırsa, konferansın konusu başkaydı fakat Hoca sanki Küçük Prens’in hatırına “göz meselesi”ni sürdürdü. Göz ve kulak üzerinden bir okuma yaptı. Bu “okuma” beni çok ama çok etkiledi. O gün bir deftere notlar almıştım ama şimdi kim bilir nerededir. Bir süre sonra Hoca’nın bir röportajında o gün anlattıklarından izler gördüm. “Modern insan gözleriyle düşünür” diyordu röportajda da, “kulaklarıyla değil.” Ve devam ediyordu “Göz dışarıyı görür, içeriyi değil. Tefekkürse, mütefekkirin içeriye dönme hamlesidir. Halbuki modern uygarlık insanı hedonizme mahkûm etmiştir.” Bir başka soruya verdiği yanıt var ki yine o gün anlattıklarıyla birebir paralellik arz ediyor: “Göz derinin altındaki ‘maneviyat’a, ‘anlam’a, Alman filozofların deyişiyle Geist’a kapalıdır. Göz sekülerdir, büyüden yoksundur, mahremi, büyülü olanı, derinin altındakini göremez. Kaldı ki ‘Göz âmâdır’ (Bachelard); başka her şeyi görür, kendisini göremez. Kendisine yönelemez, dolayısıyla tefekküre kapalıdır. Teleskop, mikroskop, fotoğraf makinası, dijital kamera ve uydu… Hepsi kördür. Modern uygarlık ‘ışık’ uygarlığıdır, elektrifikasyona boğulan modern kent ‘ışığın’, Ellul’ün terimleriyle göz’ün zaferidir.” Kulağın ise muhafazakâr olduğunu söylüyordu Hoca, geçmişin, insan cedlerimizin, meleklerin ve Tanrı’nın sesini işitmemizi sağladığı için. “Göz ise muhafazakâr değil tutucudur.”

Hoca, bu doğrultuda ilerleyen konuşmasını Cumhûriyet târihi üzerinden örneklerle sürdürüyordu: “Zarif elleri, yüzü ve gıcır gıcır takım elbisesiyle, briyantinli saçlarıyla öğretmeninden dinlediklerini nasırlı elleri ve eski püskü kıyafetleriyle, kırış kırış suratı ve şekilsiz saçlarıyla ana-babasından dinlediklerine tercih eden bir nesliz biz” demişti. “Önce gözümüzden yenildik” demişti. “Gözümüzü açtığımızda geleneğimizden, târihimizden, toprağımızdan, anamızdan babamızdan nefret etmemiz için her şey hazırdı” demişti. Hüsamettin Hoca bunları, o kendine has tok sesiyle söylerken ben âdeta her cümlesinde irkiliyordum. “Bu zamana kadar bu adamı nasıl duymadım, görmedim ve okumadım” şaşkınlığıydı benimkisi. O gün Hüsamettin Hoca’da beni etkileyen şey, neyin “biz” e ait olmadığı noktasındaki engin tefekkür gücüydü. Evet, İslâm’ın ahkâmına ve İslâm târihine ilişkin esaslı bir bilgisi yoktu. Zâten Hoca da bu alanlarda “at koşturmuyordu”. Kaldı ki çoğu zaman bu noktada bilgisi olanların zihnimizi allak bullak ettiği bir zamânı yaşamıyor muyuz? Herkes geleneği bir tarafından tutup sündürüyor ve herkes elinde kalanın “öz” ötekilerin de ellerindeki virüslerle “ifsat ediciler” olduğunu îmâ etmiyor mu? Öyle ki modernitenin esâsını, usûlünü İslâm geleneği adına sahiplenerek aklayan paklayan bir sürü var ülkemizde. Hüsamettin Arslan’ın benim nazarımda ayırt edici özelliği tam da buradaydı. O, belki “biz”i bilmiyordu. “Biz”in kimliğini inşa eden unsurlara ilişkin öyle çok derinlikli bir mâlumat sahibi değildi. Ama “öteki”ni çok iyi tanıyordu. Modernitenin ve türevlerinin tüm illetlerini teşhis edebilecek bir derinlik ile meseleleri tahlil edebiliyordu. Batı’yı “göz”ünden tanıyordu. Dolayısıyla neyin “biz”e dâhil olmadığının îzâhını hünerle yapabilen nâdir isimlerden biriydi.

O gün bende beliren bu kanaat, Hoca’nın yazıları, eserleri ve çevirileriyle karşılaştıkça kökleşti ve düşünceye dönüştü.

*

Bursa’daki karşılaşmamızdan sonra Arslan’ı dikkatle takip ettim.  Kendisini tanımamdan sonraki süreçte Yenisöz’de yazmaya başladı. Her bir yazısı hayretimi artırdı. Türkiye’nin aleyhine olan her gelişmenin karşısına dikilen pervasızca yazılmış satırlardı. Bu yazılar ve benzer şekilde farklı mecrâlarda güncel meselelerden kalkarak yaptığı “güncelüstü” okumalar kendisine duyduğum muhabbeti artırdı.

“Entelektüel”in Reddi

Türkiye özelinde “entelektüel”in nasıl bir bağlam üzerinde durduğu, düşünce ile nasıl ilişki kurduğu temel meselelerimiz arasındaki yerini koruyor. “Entelektüel”imiz tam anlamıyla “sonradan görme”dir. Kariyeristtir. Muhâliftir ama bunu çok sınırlı bir düzeyde “hükümet karşıtlığı” olarak anlar. Küresel sermâyenin güdümünde, sivil toplum kuruluşu görünümündeki uluslararası istihbâri şebekelerin dümen suyuna girmenin entelektüelin “iktidar” ile ilişkisi bahsinde hiçbir yeri yoktur. Milleti inancıyla, târihiyle, ilişki biçimleriyle, mekânlarıyla kısacası bütün bir geleneği ile sorunların sebebi olarak görür. Bunun için yeri gelir darbeleri de destekler yeri gelir dünyânın gözü önünde türlü haksızlığa alkış da tutar. Hüsamettin Arslan bu anlamda “ayrıksı bir entelektüel”di demeyeceğim. Çünkü Hoca’nın tavrı, anladığım kadarıyla, kökten bir reddi içeriyordu. Türkiye’de görünürlük kazanan biçimleriyle “entelektüel”i reddediyordu. Mensûbu olduğu milletin düşünce köklerine tecessüsle bakıyor oluşu ve politik duruşu da Arslan’ı beynelmilel entelektüel tipinden farklılaştırıyordu. “Nasırlı elleri, kırış kırış suratı ve eski püskü kıyâfetleriyle ana-babasından” işittikleri ve onların doğduğunda kulağına okudukları ezan mıdır bunun sebebi bilmiyorum. Ama onların üzerinde bir etkisi olduğu kesin. Hoca, Türkiye’nin kendi mecrâsını bulma noktasında arayışlarına hız verdiği bir dönemde, özellikle son yıllarda birbiri üstüne gerçekleştirilen bütün operasyonların karşısında, ayakları kendi topraklarında sâbitkadem durdu. Gezi Parkı Şiddet Eylemleri’ni, 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılışından ve Çin’de “kapitalistik sosyalizmin” sahneye çıkışından sonra “devrim” umudunu kaybetmiş “sosyalistlerin” yaktığı bir ağıt olarak gördüğünü ve bunun “devrime veda” çığlığı, küresel kapitalizme ise hoşgeldin çığlığı olduğunu söyledi. Erdoğan’ın “onlar” için bir idefix olduğunu söyledi. “Onlar”ın artık düşünmediğini sâdece direndiklerini söyledi.

“Onlar” kim mi? Onlar, Kemalizmin açtığı kulvarda farklılaşarak ideolojik çeşitlilik gösteren ama ortak paydalarını İslâm hâricinde aramak noktasında birleşenler… Türkiye’nin “öteki” tarafından kuşatılması için bütün imkânlarını seferber edenler. Hüsamettin Arslan bu “bütün”e öncülük eden entelektüel söylemin çıkmazlarını ve köksüzlüklerini gösterdi.

Türkiye’nin Elit Sorunu ve “Derin Devlet” Meselesi

Hüsamettin Arslan Türk entelijansiyasındaki hâkim söylemin aksine sorunlarımızın kökeninde doğup büyüdüğü toprakların insanını, halkının değerlerini, inancını değil “self oryantalizm”i içselleştirmiş elitlerde gördü. Meselâ 2010’da verdiği bir röportajda “Türkiye’nin bürokratik ve entelektüel elitleri ve elbette kurumları, toplumun taleplerini karşılayamıyorlar” diyor. Dahası var. 2017’nin Mart’ında katıldığı bir programdan uzun alıntılar yapacağım. Çünkü her bir satırı bugün için önemini koruyor:

“Bizim sorunlarımız Tanzimat’tan beri Türkiye’nin elitlerinin Avrupa’ya nasıl baktıklarıyla ilgili. Türkiye’nin elitleri hangi Avrupa’yı Türk çocuklarına öğretecekleri konusunda düşünmüşler. Kendi istedikleri Avrupa’yı öğretmek istemişler. Aslında kendi kültürlerine muhalefet ederken kendi târihlerine dünyadaki egemenlerin statükosunu, kültürünü onaylamışlar. Şimdi de öyle olmuyor mu? Türkiye’de, Türkiye Cumhûriyeti’ne karşı olan elitlerimiz… Türkiye Cumhûriyeti’nin otoritesine karşı çıkıyorlar ama dünyadaki başka egemen otoritelerin önünde diz çöküyorlar. Bunun örneklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu da modernleşmeyle ilgili… Bizim modernleşmemiz çok problemli bir modernleşme. İşte harf devrimi, başka şeyler… Dünyaca şey sayabiliriz. Dolayısıyla bunların hepsi bir güçsüzlük zemini üzerinde gerçekleşiyor. (…) Bugün Türkiye’nin sorunları varsa bu elitlerimizin ideolojilerinden dolayı sorunları var. Ve bu ideolojilerin hepsi sınıfta kalmış Düşünün sene Cumhûriyet kurulmuş ve 70 sene sonra Almanya bize tankları şu parçalarını vermeyeceğim diyor. Düşünün yâni… Hiçbir şeyde başarılı değil. Cumhûriyet devletimiz, üzgünüm, eğitimde, ekonomide, askeri alanda başarılı değil. (…) Genellikle bu elitler Türkiye’nin çocuklarına Cumhûriyet’i Osmanlı’ya kıyasla öğrettiler. Halbuki Cumhûriyet’in kendisini Almanya’yla, Amerika’yla, Japonya’yla diğerleriyle mukayese etmesi gerekirdi. Bu mukayeseyi yaptığımız zaman Cumhûriyet sınıfta kaldı. Bugünkü sorunlarımızın kaynağı Recep Tayyip Erdoğan değil. Cumhûriyet’i bugüne kadar yönetenler. Niye çözmediniz kardeşim?

İlerleyen bölümde ise dikkate değer bir “derin devlet” analizi yapıyor Arslan. Şöyle:

“15 Temmuz’da gördük, senin devletin parça parça olmuş kurumlarının içinde. Bir parçası cemaat bir parçası başka bir şey bir parçası başka bir şey… Biz zannederdik ki, benim kuşağım, Türkiye’de derin devlet bir şey var, Amerika’da olduğu gibi. 15 Temmuz’da neyi gördük, derin devlet diye bir şey yok. Derin bir halk var. Ama derin bir devletin yok. Ben AK Parti’den bunu bekliyorum. Türkiye’nin derin devlete ihtiyacı var. Diyorlar ki, meselâ benim yeğenim bana diyor ki, tamam bu seçimde Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. Peki ya ondan sonra? İşte bu ‘ya ondan sonra’ sorusunu sormamızı gerektirmeyecek bir derin devlete ihtiyacımız var. Amerikalılar düşünüyorlar mı, Trump geldi düşünüyorlar mı? (…) Dünyanın bütün güçlü ülkelerinin var. Bizim neden derin devletimiz yok. Niye biz en ufak bir sallantıda devlet yıkılıyor diye bar bar bağırıyoruz. Beka sorunu diye bağırıyoruz. Ödümüz kopuyor. (…) Türkiye’de derin devlet hep ordu olmuş, ordunun ne halde olduğunu 15 Temmuz’da gördük.”

Arslan’ın devlet eleştirileri de Cumhûriyet elitlerinin ahvâline ilişkin dile getirdikleri de çok önemli. İktibas ettiğim her bir cümlenin altına imzamı atabilirim.

Kültür Şûrâsı’na Halk Dansı

III. Millî Kültür Şûrâ’sında, Kültür Politikaları Komisyonunda da Hüsamettin Hoca ile yolumuz kesişti. Komisyonda editör olarak bulunuyordum. Şûrâ öncesinde gerçekleştirilen ön toplantıya kendisi katılmamıştı. Şûrâ günü, bize ayrılan salona girdiğimde boş sandalyelerden birine oturdum. Allah’ın işi ya, biraz vakit geçtikten sonra Hüsamettin Hoca da gelip yanıma oturdu. Kendisiyle “karşılaşma” hikâyemi ve sonrasında yazılarının bende uyandırdığı etkiyi kısaca anlattım. Gülümsedi, “tanıştığımıza memnun oldum delikanlı” dedi. Muhabbet ettik. Bir süre sonra oturum başladı.

Sırayla bütün komisyon üyeleri sunumlarını yaptı. Teoman Duralı ve Ahmet Kot’un sunumlarını önemli buldum. Bu iki isim hâricinde herkes tâli konuları Türkiye’nin en hayâti meselesiymişçesine ağızlarında geveleyip durdular. Kimi Kültür ve Turizm Bakanlığına bütçeden daha fazla pay ayrılmasından kimi kültür ürünlerinin dijital ortamda sunulmasının öneminden dem vurdu. Hiç beklemediğim isimlerden “üç beş sağcı bir araya toplanıp dağılmışlar dedirtmeyelim” gibi yorumlar bile işittim. Şûrâ’dan çıkan sonuç böyle müptezel yorumlar yapmak için bekleyenlerin gönlüne su serpmiştir diye düşünüyorum. Şûrâ bir muhâsebe imkânı ve yeni bir inşâ hamlesi olarak tasarlanmış olmalı ama “sonuç”, Kültür Politikaları Komisyonunda, ceberrut resmî ideolojinin kültür programının devâmında bir beis görmeyen muğlaklıkta ve muhâsebeye imkân tanımayan tâli meselelerin maddeleştirmesinden ibâret kaldı. İşte o gün beni en çok şaşırtan şeylerden biri de Hüsamettin Hoca’nın teklif olarak getire getire “halk danslarının zorunlu ders olarak müfredâta dâhil edilmesi”ni getirmesi olmuştu. Şaşırmanın ötesinde sinirlenmiştim. Yukarıda kendisine atıfla sözünü ettiğim hususlarda bir çözümleme yapmasını ve “çıkış yolu”na yönelik konuşmasını beklerdim. Hoca’ya içten içe öyle bilendim ki uygun bir zamanda kendisiyle konuşmak istediğim meseleleri konuşmaktan, sormak istediğim soruları sormaktan vazgeçtim. Ne yâni, kendi ifadeleriyle, “her şeyde başarısız” olmuş Cumhûriyet’in kültür politikasındaki eksilik “halk dansları” mıydı? Şûrâ’daki tablo Hoca’ya karşı düşüncelerimi ciddî anlamda değiştirmişti. Ama bugünden bakınca, Kültür Politikaları Komisyonundaki fare doğuran dağa bakınca kendisine haksızlık ettiğimi düşünüyorum. O gün öyle kara mizah yapar gibi bir tavrı yoktu ama Hoca, Türkiye’ye turist gibi bakan kültür bürokratları, elitleri ne kadar ciddîye alınabilirse o kadar “ciddî” bir teklifi sunmayı tercih etmiş olmalı diyorum.

Ö. Bahsi

Anlatmasam olmaz. Bursa’da Hüsamettin Arslan ile tanışmama vesîle olan konferans sonrasında ilginç bir hâdise yaşandı. Nişanlımın arkadaşlarından biri elindeki kitabı Hoca’ya imzalatmak için yanına gitmiş. Biraz sonra arkadaş sinirle kızarıp bozarıp gelince Hanımefendi sormuş, neyin var? Arkadaş açmış elindeki kitabın ilk sayfasını göstermiş. Büyükçe bir “Ö.” yazılı. Hoca kitabı imzalamış sonra da bir harf ve noktadan oluşan bu ibâreyi sayfaya kondurmuş. Tabi kitabı imzalatan arkadaş da sormuş “Hocam bu ne demek?” “Öptüm” demiş Hoca.

Hikâyeyi ilk duyduğumda epey gülmüştüm. Hatırladıkça da gülerim.

Hüsamettin Hoca’nın bu muzipliği, Tanpınar’a atıfla “Bursa’da Zaman” adını verdiğim bir şiirin girişinde kendine yer açmıştı:

Ö. önce söz vardı

sözü getirip gözlerine koymuşlar

Yine aynı şiirin ilerleyen mısralarında Hoca’nın adı şöyle geçiyordu:

tophâne’de: kardeşlik edebiyatı, türk-islâm târihi ve şeyh said

seyyid usûl’de: hüsâmettin arslan küçük prens’i anlatıyor

Şiiri 23 Mayıs 2016’da yazmışım.

Zaman ne çabuk geçiyor…

Hülâsa

Hüsamettin Arslan eserleri, çevirileri, müstakil yayıncılık faâliyetleri ile Türk düşünce hayâtında önemli bir yere sâhip.

Kendisiyle karşılaştığım günden îtibâren de benim için özel önem taşıyan isimler arasında yer aldı.

Düşüncesinden hayretle istifâde ettim.

Günâhıyla sevâbıyla bir Hüsamettin Arslan geçti dünyâdan.

Rabbim rahmetiyle muâmele etsin.

| metin için kullanılan resim René Magritte‘ye aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz