Bir Hasan Celal Güzel Yazısı 26

Bir Hasan Celal Güzel Yazısı

 

Niyetim dün izlediğim Direniş Karatay filmi üzerine düşüncelerimi yazmaktı. Fakat bir şey oldu.

Bugün, içinde zor nefes aldığım metrobüste –tam da 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nden geçerken– gözüm durak isimlerinin takip edildiği ekrana takıldı. Bir haber: “Hasan Celal Güzel vefat etti”. Bir an için gördüğümü yadırgadım. Gözlerim Güzel’in fotoğrafında sabitlendi.

Zihnim geriye doğru bir yolculuğa çıktı. Çocukluğuma, Doğanhisar’a gittim.

Baba-Oğul Güzel’i Okumak

Evimiz Doğanhisar’da ilçe meydanına ve Hüsnü Yaka adı verilen güzel tepeye bakan bir konumdaydı. Yazın her sabah evimize yaklaşık on dakika mesafedeki gazeteciye gider ve gazete alırdım. Tabi yol üstündeki ayakkabıcı Ömer abiyi unutamam. Ona da uğrardım çünkü o da benden her sabah kendisine bir spor gazetesi almamı isterdi. Bu da benim işime gelirdi. Gazeteleri alıp dönerken önce Ömer abiye aldığım spor gazetesini keyifle baştan sona gözden geçirir, dikkatimi çeken haberleri –bilhassa Fenerbahçe’yle ilgili olanları– okur, sonra gazeteyi onun dükkanına bırakır ve eve geçerdim.

Normalde Akit, Yeni Şafak  gibi bir iki gazete haricinde gazete girmeyen evimize bir gazete daha girmeye başlamıştı o dönem. (2005-2006 olmalı. Yani 12-13 yaşlarındayım.) Birinin hatırına oluyordu tabi ki bu. O “biri” Hasan Celal Güzel’di. Zihnim beni yanıltmıyorsa Halka ve Olaylara Tercüman gazetesinde yazmaya başlamıştı.

Babam, Güzel’in yazdığı sayfayı açar, bana verir ve “oku” derdi. Ben okurdum, babamsa hem geçmişe atıflar hem dönemin siyasi gündemine ilişkin yorumlar yapardı. Bir taraftan da gülerdik çünkü mizah yüklü yazılardı. Bir “elense çekme” yazısı vardı ki babamın yüksek sesle güldüğünü net olarak hatırlıyorum.

*

Güzel’in siyasi geçmişini, söylemlerini, ne zaman nerede nasıl durduğunu uzun uzun yazmak niyetinde değilim. İnşallah vaktiyle ehli çıkar da Güzel’in biyografisini layıkıyla yazar, biz de okuruz. Duamız olsun.

Anadolu Evladı

Babamın Güzel’den sitayişle bahsettiğini hatırlarım. Sanki uzun yıllar birlikte omuz omuza mücadele verdiği bir dostundan bahseder gibi bahsederdi kendisinden. “İnançlı” derdi, “her halükarda milletinin yanında” derdi, “Anadolu evladı” derdi, “adam gibi bir devlet adamı” derdi.

Vefat haberini öğrendikten ve haliyle metrobüsten de indikten sonra elim telefona gitti, babamı aradım. Biraz lafladıktan sonra, “duydun mu baba” dedim. “Evet” dedi. Sonra ağlamaya başladı. Doğrusu bu kadarını beklemiyordum. Menderes, Özal, Erbakan ve Erdoğan söz konusu olduğunda duygulandığına, hararetle bir şeyler anlattığına defalarca ama defalarca şahit olmuşumdur. Bu ve benzeri bazı isimler haricindeki –Cumhuriyet dönemi için konuşuyorum– bir siyasetçi için esaslı bir şekilde ne hayır duası ettiğini ne de gözyaşı döktüğünü bilirim.

Ancak “iyi bilirdik” ve “Rabbim merhametiyle muamele etsin” diyebildi ve “çok üzüldüm” derken de telefonda ağladı.

İslam Dünyasının Vebali

Kimileri küçümseyebilir ve kof lakırdı olarak değerlendirebilir. Böyle düşünecekleri küçümseyerek ve lakırdılarını baştan es geçerek Güzel’in zihnimde yerini daima koruyacak bir iki çıkışını anmak isterim. 28 Şubat’ta bir programda söylediklerini –tankların sokaklarda dolaştığı o menfur hadisenin bir yıldönümünde– televizyonda izlediğimde babamın çizdiği Güzel portresinin doğru olduğuna hükmetmiştim. Diyordu ki  “Türk Silahlı kuvvetlerinin fonksiyonu milli savunmayı ve dış güvenlik hizmetlerini sağlamaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri milletin parasıyla alınmış tanklarla millete karşı sokaklarda dolaşamaz.”

Yıllar sonra, 15 Temmuz’da da halkın arasında şunları söylüyordu: “Biz zaten hep şunu söylüyorduk. Diyorduk ki biz, rahmetli Menderes ve iki arkadaşını şehit verdik, kurban verdik, bir şey yapamadık. Biz sonra Özal’ı şehit verdik. Zehirlediler, yüzde yüz zehirlediler. Şimdi sıra Erdoğan’a geldi. Onu kesinlikle kimseye vermeyeceğiz. Yedirmeyeceğiz.”

Aynı konuşmanın devamında söyledikleri daha da önemliydi: “Türkiye sadece seksen milyonluk Türkiye’nin değil 1 milyar 800 milyonluk İslam dünyasının da vebalini omuzlarında taşıyor biliyor musunuz?”

Nesebi Gayri Sahih Bir Millet Değiliz

Güzel’i dünya gözüyle bir kere, Milli Kültür Şurası’nda görmüştüm. Şura’nın açılış konuşmacılarından biri olarak bulunuyordu. Temel öneme sahip bir tespitle konuşmasına başlamıştı: “1923’te devlet kurulduktan sonra, bir şeyi açıklamamız lazımdır ki, uygulanan kültür politikaları tamamen yanlıştır, tamamen yabancılaşmıştır. Ne yazık ki özenme kültürü olarak çıkmıştır. ‘Batı’nın her şeyi iyidir’ varsayımına dayanmıştır. ‘Kendimizin de hepsi kötüdür’ şeklinde anlamışızdır. Koskoca bir 624 senelik Osmanlı kültürünü, daha önceki yıllardan Selçuklu’dan başlayan hatta çok daha öncelere giden kültürü bir tarafa bırakmışızdır ve sanki nesebi gayri sahih bir milletmişiz de uzaydan ışınlanmışız gibi 1923’te Türkiye’ye, kendimizi böyle tanımlamışızdır.”

Bu tespitin merkezinde olduğu fevkalade önemli bulduğum bir yirmi dakika konuşmasını sürdürmüş ve “Asım’ın nesli köylü ve cahil bir nesil değildir, şehirli ve kültürlü bir nesildir” diyerek konuşmasını tamamlamıştı.

Rahmet Olsun

Günahıyla sevabıyla, Hasan Celal Güzel deyince zihnimde, devletinin ancak milletiyle birlikte ayağa kalkabileceğine inanmış bir adam canlanıyor. Pek tabii, köklerini İslam’da bulan ve geleceğini de İslam’da arayan bir milletle…

Allah rahmet eylesin. Yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. HAZIRKITA'nın genel yayın yönetmenliği görevini yürütüyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz