“Balkon Çıkmazı”nda Muhtasar Atlansoy Târihi 30

“Balkon Çıkmazı”nda Muhtasar Atlansoy Târihi

 

Şairin esas mekânının mutfak balkonu olduğunu, esas muhabbetin de bu balkonda döndüğünü söyledim. Peki, balkonda neler konuştuk?

*

Atlansoy mütevekkilâne bir edâ ile yaşıyor. Karamsar değil. Asla sızlanmıyor. Tek bir kelime ile herhangi bir şeyden yakındığını duymadım. Ne yaşadığı hayattan rahatsız ne de herhangi bir konuda işlerin yolunda gitmediğinden şikâyetçi.

Sorum üzerine biraz Eskişehir günlerini anlattı. O dönem içerisinde Ahmet Kot’un kitaplığından fazlasıyla istifâde ettiğini, Düşünce dergisinin o yılların Eskişehir’i için önemli bir imkân olduğunu belirtti. Atlansoy Eskişehir’de bir müddet bir kitapçıda çalışmış. Bu da kitaplara ulaşma noktasında kendisine yeni kapılar açmış.

Neden Biz de Türkçe İçin Bir İmkân Olmayalım?

Cenap Şehabettin’in Dergah Yayınları arasından çıkan “Bütün Şiirleri”nin giriş bölümünde yer alan takdimde karşıma çıkan bir bilgi beni şaşırtmıştı. Şehabettin’in sayfalar dolusu kelime çalışmaları yaptığı defterlerden söz ediliyordu. Şehabettin’in dil işçiliğinden söz açıp Atlansoy’a nasıl yazdığını, varsa dikkat ettiği hususların ne olduğunu sordum. Cenap Şehabettin’inkine benzer bir çalışmasının olmadığı ama evvelden beri her yeni şiirinde üç farklı kelime kullanma noktasında bir dikkati olduğunu söyledi. Dilin şair için imkânlarından konuşmaya alışkın olan benim için oldukça çarpıcı bir cümle kurdu: “Evet, Türkçe bizim için bir imkân. Neden biz de Türkçe için bir imkân olmayalım?”

*

İlginçtir, Atlansoy şiirlerini kitapların son sayfalarına hatta kapağına yazıyor. Daha doğrusu neresi uygunsa, o an eline ne geçerse ona… Öyle özel olarak tuttuğu bir defter yâhut bilgisayarda bir klasörü falan yok. Hatta bilgisayar kullanmadığını söyledi. “Yazıyorum, bizim çocuklar bilgisayara geçiyorlar, uğraşamam” diyor.

Bir kitap getirdi: Andre Suarez, “Üç Büyük İnsan”. En son sayfa ile kitabın arka kapağının iç kısmında bir şiir: “Ağza Alınmayacak Sözler”. Bazı mısraları çizmiş “olmadı diye düşündüm ama baktım ki olmuş, onları da aldım” dedi. Yazmak için mekân da gözetmiyor. “Öyle kalabalıktı, gürültüydü beni etkilemez, oturur yazarım” diyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü bir insanın gürültüde, insanların gözü altında odaklanma sorunu yaşamaması bana mûcize gibi geliyor.

Benzeri bir hayreti Mustafa Şahin’i masa başında gördüğümde yaşamıştım. Odada televizyon açık, yanında ikili üçlü çapraz konuşmalar yapılıyor ama Hoca aldırmaksızın odaklanıyor ve yazıyor. İçimden “iyi bir öykücü ve sıkı bir metin yazarı olsam da bunu yapamam” dediğimi hatırlıyorum.

Hayâtı Tek Bir Ana Teksif Edebiliriz

Atlansoy söyleşinin bir yerinde de hayâtı tek bir ana teksif edebileceğimizi söyledi.

Atlansoy’un şiirine baktığımda bir çizgi görürüm. Sanki şair ilk şiirinden îtibâren kendisine bir yer belirlemiş ve sondajı oraya vurmuş. O noktada şiirini derinleştirmiş. Söyleşi öncesinde hazırlanırken eski röportajlarını karıştırıyordum ki karşıma 2006 yılında verdiği bir röportaj çıktı. Bir soru üzerine şunları söylüyor: “Kitap yayımlandıktan sonra baştan sona okudum ve ‘Aslında ben çok şiir yazmamışım’ dedim, ‘tek bir şiir yazmışım’. Yazdığım bütün şiirler tek bir şiir olabilecek özellikte. Bu noktada ben şairlerin çok fazla şiirleri olduğuna inanmıyorum. Bir insanın hep aynı kızı sevmesi gibi şairlerin de sanıyorum tek bir şiirleri var.”

Bu iki cümlenin bir kavşakta kesiştiği düşünerek “tek bir şiir yazmışım” cümlesiyle “hayatı tek bir ana teksif edebiliriz” cümlesini bir arada düşünmenin Atlansoy şiirini konumlandırmamızda önemli bir ipucu olacağını düşünüyorum.

Ses ve Tonlama

Okuma yelpâzem genişledikçe gördüğüm bir şeyi kendisiyle paylaştım. Yüzlerce sayfa, kitaplar dolusu şiir yazsa da her şairi özel kılan “bir yer” var. Diyebiliriz ki “çok yazmış”, “vasatın altında birçok şiir kaleme almış”, “bu kitabı yazmasa da olurmuş”… Ama o şair bir yerde öyle bir şey yapmıştır ki geri kalan her ne varsa sanki o şeyi ortaya çıkarmak için yazılmıştır.

Atlansoy “bir mısra bile olabilir, o şairi özel kılar” dedi. Bu bağlamda şairinin sesini bulmasının önemine dikkat çekti. Yaşımı sorduktan sonra bir yaş sınırına da işâret etti: 28. “İsmet Özel de beni bu noktada teyit etmişti. Bir şair numarasını 28’ine kadar çekmek durumundadır. Çekemişse o yaştan sonra ne yaparsa yapsın olmuyor.”

*

Mevzu sese geldiği vakit klasik örneğimdir: Tom Waits. “Hope I Don’t Fall in Love with You”, “Hell Broke Luce”, “Time”, “Lie to Me” gibi şarkıları peşpeşe dinlediğinizde afallarsınız. Bu “sesler” tek bir kişiye mi ait? Bir tarafta gürül gürül çağlarken diğer tarafta esrimek ne kadar mümkün? Aynı albümde bile bu geçişleri görürsünüz. Waits, bu anlamda beni etkilemiştir. “Hangisi gerçek Tom Waits?” sorusunu sormak yerine bu geçişlerin, farklılıkların insanın bütününe işâret eden tarafıyla ilgilendim. Şiirde de böyle. Farklı perdeleri, anlatım imkânlarını yoklayan şairleri daha çok önemsedim. Atlansoy “bu tonlamadır” dedi. “Bir tarafta İntihar İlacı’nı yazarken diğer tarafta Karşılama Töreni’ni yazabilirsiniz.”

*

Ses mevzusunda yabancı şairlerin de adı geçti. “Yabancı diliniz var mı” dediğimde “vardı” cevabını verdi. Şiirde anlama çabamı kenara bırakıp sadece şiirdeki sesi duyabilmek için yabancı şairleri şiirlerini kendi dillerinde de okuduğumu, varsa kendi ağızlarından şiirlerini dinlediğimi belirttim. Misal Ezra Pound’un tonlaması ile Cummings’inki insanı bambaşka coğrafyalara götürür. Ben dil bilmemenin mahrumiyetinden söz açarken Atlansoy bunun imkân olarak da değerlendirilebileceğini söyledi. Büyük bir şairi Türkçe’nin süzgecinden geçmiş bir şekilde Türkçe’nin ifâde imkânları içerisinde düşünmenin de önemli olduğunu belirtti.

*

Farklı isimlerin adı geçti. Birini söyleyeyim: Yourcenar. “Yourcenar iyidir” derkenki tonlaması yazarın bütün kitaplarını okuma düşüncesini zihnime bırakmış oldu.

İroni

Klasiktir, Atlansoy şiiri söz konusu olduğunda konu bir yerde illâ ki “ironi”ye gelir. Şiiri hakkında yazılan yazılardan kendisiyle yapılmış söyleşilere kadar neredeyse hemen her yerde bu bahis geçer. 2006’da yine kendisine bu konuya ilişkin bir soru yöneltiliyor ve Atlansoy şu değerlendirmeleri yapıyor: “İroni keyiflidir. Şu anlamda keyiflidir. Zeki fakat aynı zamanda egemen güçler tarafından ezik kalmaya mahkûm edilmiş kişilerin elinde güçlü bir silahtır ironi. Bunu kullanabilmek, dozunda tutabilmek çok önemlidir. İroni bir eseri uçurabilir. Sıkı kanat sesleri çıkarmasına neden olabilir.” Şiirine atfedilen “ironik söylem” bahsini etki alanı üzerinden değerlendirerek kendisine açtım: Atlansoy şiirinin bir karşılığı var. Bir etki alanı var. Bu şiirin hem kendi kuşağında hem de sonraki kuşakta yoğun etkileri olmuş. Bilhassa ironik söylemin palazlanmasında bu şiirin artistik yönlerinin bâriz etkisi var. “Etki”nin ihyâ ve imhâ edici taraflarından kastımı anlatabilmem için İsmet Özel şiirini de anmam lazım. Özel güçlü bir sese sahip, önemli bir şair… Ama etki alanı altındaki isimlerdeki etkisi daha çok çürütücü olmuş. Kimi sesi altında ezilmiş kimi karakteri altında ezilmiş. Öldürücü bir etki… Tabii Özel şiirindeki çürütücü, öldürücü etkide fâil şahsiyetini temâyüz ettirme yoluna gitmeyen isimlerden çok Özel’in kendisidir. Ayrı konu. Atlansoy’da ise durum farklı… Atlansoy şiirindeki ironiyi yeterince kavrayamamış kendisinden sonraki kuşaklarda ironik söylem, büyük oranda kendi hakîkatleriyle yüzleşememekten kaynaklanan bir bayağılığa, pespayeliğe evrilmiş. Bu doğrultudaki yorumlarıma Atlansoy şu karşılığı verdi: “İroniyi iki unsur ortaya çıkarır: 1-Yoksulluk, eziklik. 2- Zekâ. Senin söylediğin kategoride değerlendirilebilecek olanlar ne yoksul ne de zeki.”

Bize Düşen Kaderimizin Önünü Açmaktır

Edebiyat çevrelerine biraz olsun içeriden bakmamış olanlar bilmeyebilir. Ama okur-yazar ekseriyetin malumudur: Edebiyat çevreleri bürokrasiye taş çıkartacak bir kariyerizmle maluldür. Kadrolaşma, kuşatma, yok sayma, hesâbi ilişkiler kurma, kurulan ilişkiler üzerinden imkânlar kotarma vb. birçok illet âdeta kanıksanmıştır. Hâliyle şahsiyetini ve sınırlarını gözeterek adım atanların âkıbeti ya çürümeye terk edilmedir ya da lince mâruz kalmaktır.  Bu şartlar altında hiç kimse kolay kolay müstakil hareket edebilme cesâretini gösteremez. Belirli yerlerde görünürlük kazanabilmek ancak o “yer”i “bir şekilde” edinebilmiş kimselere, eserlerinin niteliği ne olursa olsun, kendilerine uygun gördükleri pâyeyi vermekle mümkün olabiliyor. Bu bağlamda düşündüğüm vakit Atlansoy beni hep şaşırtmıştır. Değişik dergilerde yazmış fakat evvelden beri süregelen çatışmalara dâhil olmaksızın kendi alanını muhâfaza edebilmiş. Ne teorik metinler yazarak “şiirini kurtarmaya” çalışmış ne de değişik gruplaşmalara, tartışmalara dâhil olarak bir “yer” edinme kaygısına düşmüş. Ne meydan okuyarak bir şâir kibriyle söz almış ne de tevâzu kisvesi altında imaj çalışmalarına girişmiş. Şiir yazmış. Şiiriyle var olmuş. Şiirini yayımlamak onun için değil yayımladığı dergiler için bir îtibar kaynağı olmuş. Bu durumu kendisine açıp bunu nasıl yapabildiğini sorduğumda aldığım cevap darbımesel mâhiyetindeydi: “Kimin ne dediği kimin ne yaptığı önemli değil. Bize düşen kaderimizin önünü açmaktır.”

*

Atlansoy muhâtaplarına şahsî olarak bir gelecek vaad etmiyor. Sâhip olduğu birikime ve şiirinin gücüne yaslanarak her sözüne “üstâdım çok yaşa” diye karşılık verecek bir otomat sürüsü yetiştirmeye çalışmıyor. -mış gibi yaparak yaşamıyor. Değişik yollardan güç devşirmeye çalışmıyor.

Şiirini satmıyor. Türk şiirini bir ikbal kapısı olarak görmüyor. Ya ne yapıyor?

Bu sorunun cevâbı şiirinde. Atlansoy şiiri her zaman olduğu gibi kendi yerinde okurunu bekliyor.

*

Bir önceki yazıyı yayımladıktan sonra içime bir kurt düştü. Acaba yazıyı Atlansoy’un kendisine danışmadan yayımlamış olmam yanlış mı oldu? Bu yazıyı da kendisine gösterip göstermeme tereddüdü içerisinde kaldım. Fakat şairin beni bundan alıkoyan bir tavrı hatırımda ki bu içimi ferahlatıyor: Atlansoy, gördüğüm kadarıyla, “danışıklı” denilebilecek bir ilişki kurmanın çok uzağında. Yâni “şunu yazma, şunu ekle” diyecek bir tavrı yok. Dolayısıyla yazdığım iki yazıyı kendisine göstererek yazdıklarıma “onaylanmış” veya “reddedilmiş” pâyesi verdirmek istemedim. Yazdıklarım, bende hürmet hissi uyandıran ve şiirlerini evvelden beri dikkatle okuduğum bir şairin söylediklerinin muhayyilemde kalan kısmıdır. Dikkat edilmesi gereken şudur: Aktarılan söz, sözün kendisi değildir. Yani Hoca’nın söylerken varmak istediği bir yeri anlayamamış yâhut kastının çok uzağında bir yere konumlandırmış olabilirim. Nihâyetinde kendi algım nispetinde dinliyorum, okuyorum ve yazıyorum.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz

    1 Yorum