Ayçiçeği 38

Ayçiçeği

 

Adam eve girer girmez bedenini yayları iyice gevşemiş koltuğa bıraktı. Yorgun olmasa odaları şöyle bir adımlayıp duvar diplerine bakacaktı. Bunu yapamadığı için sadece salonun duvar diplerini gözden geçirdi. Görmeyi hiç istemediği karıncalar ortalıkta yoktu. Karısı mutfaktaydı, salona uğrasa ona kısaca karıncaları soracaktı. Kısaca. Uzatırsa karısı konuşmaya yemekle ilgili şeyler de dahil ederdi. Bir keresinde iş yerinde karısının cümlelerini masaya yatırmış; öznelerin etten, dolaylı tümleçlerin salatadan, nesnelerin pilavdan, zarf tümleçlerinin ekmekten, yüklemlerin çorbadan oluştuğunu görmüştü. Bu cümlelerde kendisi yoktu. Karısı onu özne olmaktan çıkarmıştı. Belki hiçbir zaman onun öznesi olmamış, hep cümle dışı unsur olarak kalmıştı.

Geçen hafta bir derginin “Mars’ta hayat olmasını neden istersiniz?” sorusunu, “Karıncaların olmayacağını düşündüğüm için.” diye cevaplamıştı. Cevabını okumuşlarsa gülmüş olacaklarını düşündü. Komik değildi. Yine de bu konuyu bir zoologla konuşmayacaktı. Onlar karıncaları insanlardan daha çok seviyordu. “Karıncalar eve izinsiz giriyor.” cümlesine “Siz de dünyaya izinsiz girdiniz.” derlerdi.

Karıncaların hiçbirinde bir gram yüz yoktu. Herkes için çağrılan polis bunlar için çağrılamıyordu. Bunu bildikleri için mi nedir, evlere izinsiz girmeleri bir yana, çete halinde geziyor, söz dinlemezlikleri yönünden serserilere benziyorlardı. Onlarla karşılaştığında – emin olmasa da – onların kendisine şaşkınlıkla baktıklarını, içlerinden “Ne var, ne oluyorsun, niye bize karışıyorsun…” gibi şeyler geçirdiklerini düşünüyordu. Eğer Mars’ta hayat izine rastlanırsa karıncaların her yere izinsiz girme lüksleri de ortadan kalkacaktı. Ama muzibin biri bunları alıp Mars’a… (Bunun hep bir zoolog olacağını düşünüyordu.) Karıncalar orada da çoğalırdı.

Sabahki rüyası aklına geldi. Rüyasında çok yüksek bir binanın tepesindeydi. Karıncaların olmadığı yerde. Sadece kurumuş, asılı çamaşırlar vardı. Bunların meleklerin elbiseleri olabileceğini düşündü. Etrafta yoktular. Bir yerlere gitmiş olmalıydılar veya bir iyiliğe.  Meleklerin kirleniyor olması üzücüydü. Onları görse hep iyilik yapmaktan bıkıp bıkmadıklarını soracaktı. Meslek değiştirmeyi düşünüp düşünmediklerini… İyilik, pek öyle cafcaflı bir meslek gibi gelmiyordu ona. Elbiselerin hepsini topladı ve boşluğa fırlattı. Artık kime denk gelirse. Karısına uygun bir elbise olsaydı onu karısına götürecekti ama anlaşılan melekler fitti. Karısı, kilosuyla melek falan olmazdı. Buna üzülüp üzülmemesi gerektiğine karar veremedi. Bu duyguyla alakası var mıydı, bilemiyordu; binanın ucundayken yere çakılmak istedi. Ama yapmadı. Aşağıya yuvarlanırken kartopu gibi çoğalıp bir evin üstüne düşebilirdi. Bunu istemezdi. “En iyisi, geldiğin yoldan dönmek.” dedi ve kartopu gibi bir şey olmaktan kurtuldu.

Rüyadan uyandığında yine yanı başında o malum kütle duruyordu. Elbiseyi getirmediği iyi olmuştu, ziyan olacaktı. Kütle, inip kalkıyor, sanki aşağıda bir şeyler oluyordu. Neydi Dünya’nın katmanları, bunu coğrafya dersinde öğretmişlerdi ama sabah mahmurluğunda katmanların sayısını ve adlarını hatırlayamadı. Hatırlayabildiği; ağaçların, otların son tabakayı delip üste çıkmasıydı. Acaba aşağıda bir havuç, bir marul ya da herhangi bir meyve son katmanı delmeye mi çalışıyordu? Kütleye daha yakından baktı, kulak kesildi. Yok, sadece inip kalkıyordu.

Karısının, bu kütleye ayçiçeği çizdirmesi gerekirdi. Çünkü başka bir işe yaramayacaktı. Karısı, “Haydi, rahat bir şeyler giy.” dediğinde bu düşüncesinde bir daha haklı olduğunu gördü. Kütle, bedenin uzvu olmaktan çıkmıştı. Kesinlikle başka bir şey olmayı hak ediyordu: Ayçiçeği.

Kalkıp rahat giysiler giydi. Dinlenmiş olmalıydı. Sofraya geçtiğinde karısı ögeleri parçalamaya başlamıştı bile. Özneler, dolaylı tümleçler, nesneler, zarflar karısının ağzında parçalara ayrılıyordu. O, o kadar iştahlı değildi. Gözü kütledeydi. Karısı bunu fark etse de umursamadı.

“Göbeğini seviyor musun?” dedi. Kadın, “Anlamadım.” dedi.  “Göbeğini seviyor musun?” dedi tekrar. “Bunu tam da yemek yerken mi soruyorsun?” dedi kadın. “İncitmek istemedim, sadece göbeğinin dışını, büyüklüğünü seviyor musun?”

Kadın, göz göze geldiği kocasına, “Erkekler hep demez mi, sen benim dünyamsın, senin için öyle olduğumu sanıyordum.” dedi. “Gözlerimiz kapalıyken böyle sözler romantik oluyor.” diyecekti ama diyemediği için “Gerçekten göbeğinin büyüklüğü hakkında ne düşünüyorsun,” dedi, “bir yüzey olarak?” Kadın, dolaylı tümleci ağzına götürürken, “Deri işte.” dedi, kilosunu kanıksayan bir ses tonuyla.

Gözü hep göbekteydi. “Ne var, çok mu görüyorsun yediklerimi?” diye sordu kadın, kocasının bakışlarından rahatsız olduğu belliydi.

“Büyük bir sanat eseri olduğunu düşünüyordum, ama nicel olarak değil.”

“Anlamadım,” dedi kadın, ağzına bir parça zarf tümleci atarken.

Adam yerinden kalktı, göbeğe yaklaştı, başı göbek hizasındayken, “Bunun ayçiçeği olduğunu düşünüyorum.”

Kadının ne tepki vereceğini düşünmeden elini göbeğin üzerinde gezdirmeye başladı.

“Aklını mı kaçırdın, göbek göbektir.”

Son sözleri duymamıştı, eliyle göbek deliğinin etrafına önce bir yuvarlak, ardından da göbeğin sınırlarına yarım daireler çizdi. Kadın, adamın elini çekerek bol, beyaz bluzunu düzeltti. Sinirlenmişti, ister istemez sesini yükseltti: “Çok yemem seni bu kadar rahatsız ediyorsa…” “Hayır,” dedi adam, “çok yemen beni hiç rahatsız etmiyor, sadece ayçiçeğini düşünüyorum, sanatsal açıdan…” “Hı-ıı,” dedi kadın, onun kaçık olduğunu belirten bir el hareketiyle…

Ağlayabilirdi. Adam yaptığı hatanın farkına vardı. Özür diledi. Kadın şimdi içindeki her şeyi kusacaktı.  “Midemde kazı yapmak ister misin ha, ne kadar da küçük düşürücüsün… Ne zannediyorsun, höyük mü arıyorsun midemde, kalıntılar mı, yemek uygarlığı mı… Sanki ben…”

Karısının sözlerini duyduğu söylenemezdi, kendinden geçmişti, belki de gerçekten çok yorgundu. Karısı onu süzdü. Bilinçli olarak üstüne gelmiyordu. Sözlerinde, davranışında art niyet yoktu. Adam önceki hatanın farkında olarak daha yavaş hareketlerle eliyle yine göbek deliğinin etrafına önce bir yuvarlak, ardından göbeğin sınırlarına yarım daireler çizmeye başladı. Kadın, adamın ne yaptığını anlamaya çalıştı. Haz duymuyordu fakat bir fırçanın göbeğinde gezindiğini hissediyordu.

“Sadece ayçiçeği, değil mi?”

Adam karıncaları unutmuştu.

| metin için kullanılan resim Van Gogh’a aittir

Mehmet Akgül

1981'de K.Maraş'ta doğdu. İlkokul ve lise eğitimini doğduğu şehirde aldı. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Türkçe öğretmenliği yapmaktadır.

Bir Cevap Yaz