Atlansoy’un Evinde 30

Atlansoy’un Evinde

 

Bir program dâhilinde 28 Ekim 2017’de Hüseyin Atlansoy’un kapısını çaldık. Atlansoy’un ev sahipliğinde çok özel saatler geçirdim. Ziyâdesiyle mutlu oldum.

*

Planımız denk düştüğü için İstanbul’dan Bozüyük’e çekim ekibi ile birlikte gittik. Arkadaşlar Atlansoy’un evinin önüne aracı park edip de çekim eşyalarını indirmeye başladıkları sırada bir ses geldi: “Hüseyin Hoca’ya mı geldiniz?”

– Evet.

Muhatabımız “Vay be Hüseyin Hocam…” dedikten sonra bizlere dönüp dedi ki “böyle adamların kıymeti öldükten sonra anlaşılır, demek bilenler varmış”. Bu sözlerin sâhibi Atlansoy’un evinin hemen altındaki markette çalışan bir görevliydi. Bu tepki bana hayli ilginç, ilginç olduğu kadar da güzel geldi. İçimden bir ses yükseldi: “Normalde ‘böyle adamlar’ın varlığından komşuları, iş arkadaşları, hatta kimi zaman eşi dostu habersizdir. Demek ki yakın çevresinde Hoca’nın değerini bilenler varmış”.

*

Şairin evi, bir öğretmen çocuğu olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki “ortalama memur” evi. Kitaplarında yer verdiği biyografisinde belirttiği üzere felsefe grubu öğretmenliği yapıyor. Özel bir “çalışma odası” yok. Kütüphanesi salonda yer alıyor. Kitap ve dergilerin bir kısmı mutfakta uygun bir yere sıralanmış. Mutfağın balkonu şairin esas mekânı… Sigarasını orada içiyor. Masada duran dergilere bakılırsa okumalarını da orada yaptığı söylenebilir.

İşin açığı, esas muhabbet “kamera arkası”nda, bu balkonda gerçekleşti.* İlgiyle ve heyecanla ben sordukça o bütün yüce gönüllüğü ile tek tek cevap verdi. Farklı söyleşilerinde Nurettin Yaşar’a atıfla dile getirdiği bir söz vardır: “Kendini seyretme, kendini seyrelt.” Diyebilirim ki bu süre zarfında o konuştu ben seyreldim.

*

Hazırlıklar uzun sürdü çünkü salon çekim araçlarının yerleştirilmesi için yeterli genişlikte değildi. Odadaki masa çıkarıldı, koltukların yeri değişti vs. Çekim ekibi biz sohbet ederken gerekli hazırlıkları tamamladı. Yerlerimize oturduk. Balkonda sular seller gibi konuşurken “kayıt” denildiği andan îtibâren tabir câizse evrim geçirdim. Gözümün önüne bir iki perde birden indi. Bozuntuya vermeden devâm edeyim derken çekim yönetmeni “abi sen n’aptın yaa” diyerek kadraja girdi ve omuzlarıma masaj yapmaya başladı. Gülsem mi ağlasam mı? Bir iki büyük organizasyonda sunuculuk yapmış ve farklı toplantılarda arzı endam etmiş birisi olarak geçirdiğim dönüşümü anlamaya çalışırken yönetmen “n’apalım bir beş dak’ka ara mı verelim, gerim gerim gerildin, gerginliğin hocayı da etkiliyor, ne seni rahatsız eden” gibisinden sorularla adetâ hücûma geçti. Yönetmenin o sırada beni “rahatlatmak” için anlattıklarına bakılırsa dizi çekimlerinde, programlarda kimi oyuncular kamera arkasında kıvranırlarken çekim sırasında, sahneye çıktıklarında adeta uçuşa geçiyorlarmış. Dedim ki “yok”, demek ki Semih Kaplanoğlu doğru yapıyormuş. O anda aklıma geldi anlatıverdim. “Hem kendi hayâtına hem de Yusuf Üçlemesi üzerine yapılan nehir söyleşiyi içeren kitabın bir yerinde Kaplanoğlu nasıl oyuncu seçtiğini anlatır. Der ki ‘Kamerayı açar ve sadece yürü derim. Veyâ eline bir telefon verip konuşma yapmasını isterim’”. Tabii o anda bunu bu şekilde anlatamadığımdan eminim. Hiç değilse “Seni rahatsız eden ne?” sorusuna cevâbımı verebildim: “İki kamera önünde konuşmanın güçlüğü bir tarafa bir de üç kişi kenara oturmuş izliyor”. Hakikaten zor iş… Koca bir ekip habire yok ışıktı yok sesti bir şeylerle uğraşıyor, ciddi bir hazırlık yapılıyor ve sonra da “hadi” diyorlar, “konuş”. Bunca emeği boşa çıkarır mıyım endişesi bir omzumu, birilerinin gözü altında olmanın verdiği rahatsızlık diğer omzumu çökertti de çökertti. Bir de gribim ki derdimi anlatamam. Boğazım acıyor, yutkunmakta zorlanıyorum. Ben konuşurken yönetmen “tamam” dedi, “biz kameraları açıp çıkıyoruz.” Bu “hamle”nin etkisi oldu mu? Oldu. Her ne kadar çekim öncesi ve sonrasındaki sıcaklıkta ve rahatlıkta olmasa da ilk kayıttaki gerilimin çok uzağında bir yerden konuşabildim.

*

Esas soru: Atlansoy nasıldı? Klişe olacak belki ama olsun. Kamera arkasında nasılsa öyle…  (Soracağım sorulardan çekimden kısa bir süre önce haberi oldu.) O bunu, öğrencilerinin karşısında yıllardır konuşuyor olmanın getirdiği bir rahatlık olarak gördüğünü söyledi. Olabilir. Beni asıl etkileyen şiirindeki adamı kanlı canlı olarak karşımda görmem oldu. Atlansoy yaşayarak şiirinin vaadini gerçekleştiriyor. Bilfiil şiirini yaşıyor. Poz kesmiyor, fotoğrafa kafa uzatmıyor, çekişmiyor, sızlanmıyor. Yazdığını yaşayan yaşadığını yazan bir şair olarak Türkçe için imkân olacak bir şiiri, hayâtı mütevâzı bir şekilde göğüslerken yazıyor.

Haftaya: “Balkon Çıkmazı”nda Muhtasar Atlansoy Târihi

 

| metin için kullanılan resim Peyami Gürel‘e aittir

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz

    1 Yorum