Akif İçin 8

Akif İçin

 

Hayatına baktığımda bende Akif kadar tesir bırakan çok az kişi vardır. Akif’e bakmak beni hem derin bir hüzne hem de imrenme duygusuna gark eder. Üstüne düşen her neyse, hesap gözetmeksizin, dünyevî beklentilere paçasını kaptırmaksızın inancını her türlü şartta sonuna kadar muhafaza ederek nasıl hünerle yaşanır, onu görüyorum Akif’te.

Akif’te bir şey daha görüyorum. Hayatıyla, bugün –Müslümanlar olarak– kendimizi içinde bulduğumuz cenderenin boyutlarına işaret ediyor Akif. “Mabedinin göğsüne namahrem eli” değdirmemek için sahada bilfiil mücadele eden Akif, Cumhuriyet’in teşekkülüyle birlikte devletin “zanlı”sı konumuna düşürülmüştü. Gözetim altında tutulması gereken, yurdunda aldığı nefes kendisine çok görülen “biri” olmuştu Akif.

Adını koyalım: Bunun açık sebebi Akif’in Cumhuriyet’in pratiklerine ayak uyduracak bir İslam anlayışından beri olmasıdır. Akif “Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir/Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir” derken “Müslüman”a yurt olacak bir toprak parçası için çarpışıyordu. Kendi ifadesiyle “zulmü alkışlayamayan”, “zalimi asla sevemeyen”, “gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemeyen” bir adamdan bahsediyoruz. Yani “üç buçuk soysuza zağarlık yapmayı”, “hak namına haksızlığa tapmayı” reddetmişti Akif. Değişmeyi reddetmişti. Haliyle, yazdığı marş İstiklal Harbi’nin heyecanı sonrasında hükmü olmayan “bir ideal” olarak ıskartaya çıkarıldı. Çerçevelendi, çevrelendi ve (duvarlara) asıldı.

Anthony Kenny kaleme aldığı felsefe tarihinin ilk cildinin giriş yazısında “Devlete ihanet asla başarıya ulaşamaz. Neden mi? Çünkü başarıya ulaşırsa kimse ona ihanet demeye cesaret edemez.” vecizesini hatırlatır. Siyasetin doğası bu gerçeği görünmez kılar. Doğrudur, “ihanet”in başarıya ulaşması, yani kurumsallaşması hayati önem taşımaktadır. Kurumsallaşma, kurma iradesini elinde bulunduranları merkezde tutar ve bu da yasal sınırları –her ne kadar uluslararası dengeler gereği gerekçelendirme çabası söz konusu olsa da– keyfî olarak tayin etme yetkisini içerir. Cumhuriyet devri kanaatimce, meşrû olanın keyfe kâfi gelmediği bir dönemdir. Ne demiştim: Akif değişmedi. Diğer taraftan bugün için denilmesi mümkün olan da şu: Akif’e yurdunu çok görenler de değişmedi.

Eğer ki bugün değişmeyi reddetmiş bir “Asım’ın nesli”nden de bahsedebilseydik, hâlâ “bekâ sorunu”nu aşamamış bir millet olarak yaşıyor olmazdık. Yerel seçimlerde “hangi isimler hangi makamlara oturacak” sorusu Müslümanları bu kadar ilgilendiriyor olmazdı. Değişmeyi, uzlaşmayı, bünyemize yabancı davalara memur olmayı bu denli canıgönülden ister bir görüntü arz edilmezdi. Taşeronluk yapan bazı örgütler bahane edilerek, üstelik en çok serpildiklerine inandıkları bir dönemde, Müslümanlar topyekûn “bekâ sorunu”nun merkezine oturtulamazdı.

Evet, konuyu dağıtmaksızın, Akif’i, Akif şahsında “kendimi” konuştum. Çünkü Akif’in vefatının yıl dönümü olan 27 Aralık, yani bugün, aynı zamanda benim doğum günüm. Günahıyla sevabıyla bir yılı daha geride bırakmış oldum. Akif’in vefat yıl dönümünün doğum günümde düşündürdükleri, bana hüzün içinde sadece bir Fatiha okumayı değil mütevekkilâne bir İnşirah okumayı da ilham ediyor.

Rahmet olsun Üstad’a.

Tagged with:
Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz