Adalet Temelinde Yeni Bir Dünya Düzeni 31

Adalet Temelinde Yeni Bir Dünya Düzeni

 

Haksız savaşlar, açlık, yoksulluk, göç, insan ticareti ve terörizm gibi insanlığı tehdit eden problemlere çözüm üretmede yetersiz kalan dünya siyasetinin, adalet ve demokrasi temelinde yeniden bir düzen alabilmesi için, özellikle Batılı toplumların, “küreselleşme”  olgusuna “oryantalizm” ekseninde eleştirel bir yaklaşım sergilemeleri gerekmektedir.

Politik, ekonomik, sosyal, kültürel, finansal, çevresel ve ulusal güvenlikle ilgili konularda, teknolojik bağlantılar kurularak dünyadaki bütün toplumları piyasalar üzerinden birbirine bağlayan bir ağ olarak tanımlayabileceğimiz “küreselleşme”, hâkimiyet alanını her geçen gün genişletmektedir. Bunun sonucunda bilgi teknolojilerindeki hızlı değişimleri, kolay ve ucuz iletişimi, verimlilik anlayışındaki gelişmeleri bütün toplumlar hızla benimsemekte ve uygulamaktadır. Fakat sermayenin yatırım getirisi yüksek olan yerlere akması, ürün ve hizmetlerin büyük şirketlerin elinde toplanması, küreselleşmenin dengesiz ve adaletsiz sonuçlarını doğurmaktadır.

Rönesans, Reform, Aydınlanma, Kapitalizm ve Modernleşme süreçlerini gelişme ve zenginleşme yolunda değerlendirmeyi başaran Batılı toplumlar, bugün küreselleşme imkânlarını oryantalist anlayışın hâkimiyeti için bir fırsat olarak görmektedir.

Antik Yunan’dan ve Eski Roma’dan günümüze Doğu’yu ele geçirmek, Doğu’yu yeniden yapılandırmak ve Doğu üzerinde yetki sahibi olmak düşüncesine sahip olan Batılılar, kendi kimliklerini de bu anlayışla inşa etmişlerdir. Bunun neticesinde Doğu insanı ötekileşmeye başlamıştır. Doğu’nun dini olan İslam, oryantalist saldırılara maruz kalmıştır. Oryantalist anlayış, günümüzde de Doğu’yu ve İslam’ı kendi kurguladığı “Kadın, Cihat ve Cehalet” imgeleriyle zihinlere yerleştirmek için yoğun bir çaba sarf etmektedir.

Müslüman halkların yapısını, dinamiklerini anlamayan, muhatabını kendince tanımlayan ve neticede gerçek dışı sonuçlar elde eden Batılılar, “Cihad” kavramını kullanarak “İslam’ın savaştan başka bir şey getirmediğine” sürekli vurgu yapmakta ve böylece Batı’nın, Şark üzerindeki emellerini perdelemektedirler.

İslam tarihi boyunca kimi zaman devlet kuruluşunda, kimi zaman vatan müdafaasında görev üstlenen Müslüman kadınlar, Batılıların objektif analizlerine konu teşkil edememektedir. Oysa Müslümanlar nazarında kadın ve erkek yeryüzündeki sorumluluğu eşit olan birer “eşref-i mahlûk” tur.

Batılıların Doğu’yu ve İslam’ı cehaletle özdeşleştirme gayretleri ise tam bir kara propagandadır. Yoksa Batılıların zengin kütüphanelerle henüz tanışmadıkları dönemde İslam şehirlerinin her birinde milyonlarca cilt kitabı ihtiva eden kütüphaneler bulunduğunu ve medeniyet tarihine İslam bilginlerinin katkılarını bilememeleri mümkün değildir. Örneğin algoritmaya ismini veren El-Harezmi; açıların pergelle ölçümünü geometriye kazandıran El-Kindi; ondalık kesirleri geliştiren El- Kâşi; XI. yüzyılda dünyanın güneşe uzaklığını ölçen, gündönümü, gece-gündüz eşitliği hakkında Toledo’da dört yüzden fazla rasat yapan Es-Sarkali; X. yüzyıl başlarında yazdığı El-Havi isimli 20 ciltlik tıp ansiklopedisi İngilizler tarafından 1498-1866 yılları arasında kırk kez basılan Ebubekir Er- Razi; mikroskop ve teleskop çalışmalarının temelini kuran El-Hişam; görme olayına X. yüzyılda bilimsel açıklama getiren El-Heysem; Medinetü’l-Fazıla isimli eseriyle Hobbes ve Rousseau’ya ilham veren Farabi; botanik ilminde bütün dünyayı etkileyen El-Gafıki, İbnü’l-Baytar ve El-Dinaveri; Montesqueu ve Durkhheim’e sosyolojide ilham kaynağı olan İbn-i Haldun; bugünkü müspet tıp anlayışını geliştiren Ebu’l-kasım, İbn-i Rüşd, İbn-i Zühr ve Musa bin Me’mun gibi binlerce İslam bilginini görmezden gelmek ve İslam’ı cehaletle özdeşleştirmek kelimelerle izahı mümkün olmayan bir şaşkınlık örneğidir.

Doğu-Batı gerilimi ve Batı’nın adaleti (!)

Günümüzün modern dünyasına yön veren Batılılar, görünüşte farklı inançları, farklı dilleri, farklı kültürleri görünüşte inkâr etmemekte; fakat onların hayatın içerisinde belirgin bir rol almasına da asla müsaade etmemektedir. Doğu toplumlarını ve özellikle Müslümanları değiştirmek, dönüştürmek ve sahip oldukları farklılıkları yok etmek için birçok yöntem geliştirmektedir. Bu hedefe yönelik olarak öncelikle popüler kültürün yaygınlaşmasını deneyen Batılı güçler, uzun vadeli hedefleri bir kenara bırakarak sıcak savaş alternatifine de sık sık müracaat etmektedir. Bunun neticesinde evlerini-yurtlarını terk etmek mecburiyetinde kalan insanların sayısı günden güne artmakta ve bir mülteci meselesi, maalesef günümüzün en önemli sorunları arasında yer almaktadır. Üstelik izledikleri politikalarla milyonlarca insanın sığınmacı durumuna düşmesine sebep olan Batılı devletler, mağdur durumdaki bu insanlara yardım elini uzatmaktan sürekli kaçınmaktadır.

İşgaller, sömürü ve emperyalist siyaset, “güç merkezli bir dünya” kurarken İslam ülkeleri yeni yeni saldırılara maruz kalmaktadır.

Diğer taraftan terörizmle mücadele adına Irak ve Afganistan’a savaş açan ABD’nin, bu ülkelerin halklarından her gün yüzlerce sivilin ölümüne sebep olması veya İsrail Devleti’nin Filistin halkına karşı sistematik yok etme siyaseti uygulaması gibi örnekler unutturulmaya çalışılmaktadır. Bosna, Halep, Bağdat, Şam gibi şehirlerde Batılılar tarafından talan edilen İslam Medeniyeti mirası dikkatlerden kaçırılmaktadır. Batı medyasının benzer olayları “dost-düşman” yaklaşımı içinde yorumlaması, her kesim tarafından “ötekileştirme” siyasetinin bir tezahürü olarak algılanmaktadır. “Batılılar ve ötekiler” arasına bu şekilde çizilen kültürel sınır, “Medeniyetler Çatışması” zihniyetinin uluslararası ilişkilere yön vermesini sağlamaktadır. Bütün bu değerlendirmeler, “terörizme karşı mücadele adı altında siyasal ve kültürel hegemonya tesisi” ne yönelik zihniyetin yakın gelecekte de dünyaya yön vereceği düşüncesini güçlendirmektedir.

İşte bu endişeler üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından sürekli tekrarlanan “Dünya beşten büyüktür” sözü, İslam ülkelerinin maruz kaldığı zulümler karşısında atılmış bir çığlığı temsil etmektedir. Uluslararası ilişkilerin güç ile değil, adaletle şekillenmesi gerektiğini savunan Türkiye, stratejik konumu, tarihi birikimi, coğrafi ve kültürel bağlarından kaynaklanan mes’uliyet duygusuyla, özellikle yer aldığı coğrafyada asayiş ve istikrarın hâkim olması ve küresel barışın tesisi için çetin bir mücadele sürdürmektedir.

Bu mücadelede Türkiye’yi ve Recep Tayyip Erdoğan’ı desteklememek, Doğu’yu ele geçirmek, Doğu’yu yeniden yapılandırmak ve Doğu üzerinde yetki sahibi olmak düşüncesiyle İslam’a saldıran Batılılarla aynı safta yer almaktır.

| metin için kullanılan resim Peyami Gürel‘e aittir

Orhan Paşazade

1973’te Sivas’ta doğdu. 1991’de Sivas İmam Hatip Lisesi’nden, 1996’da İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996-2015 arasında Kocaeli, Şanlıurfa, İstanbul ve Sivas illerinde tarih öğretmenliği yaptı. 2015’ten beri Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak çalışıyor. Evli ve 5 çocuk babasıdır.

Bir Cevap Yaz