36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın Düşündürdükleri 25

36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın Düşündürdükleri

 

Bu, geç kalmış bir yazı. Fuar zamanı aldığım notlar bir kenarda kaldı. Araya başka yazılar girdi. Aradan iki aydan fazla bir vakit geçmiş olmasına rağmen yazma gereği duyduklarım bunlardır.

*

36. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’na adımımı atar atmaz gördüğüm tablo bir “kirli ittifak”ın fuarı çepeçevre kuşatmış olduğuydu. 6-7 Ekim 2014’teki hâdiselerdeki sorumluluğunu geçiyorum, evvelinde de kanlı bir siyâsetin palazlandırdığı harcıâlem bir politik figürün kitabı (Seher) eseri basan yayınevinin standında tam boy sergileniyordu. (Yine benzer pozisyondaki bazı politikacıların fotoğraflarının ilgili ilgisiz farklı stantlarda sergilendiğini de gördüm.) Üstelik söz konusu kitap iki gün boyunca bir şölen havası eşliğinde 28 yazar tarafından imzalandı.

Halbuki ortada ne bir şahsiyet ne de dikkate alınabilecek bir eser söz konusu. Ortadaki, uluslararası kirli bir terör organizasyonunun basit bir figüründen “muhalif”, “özgürlüğü elinden alınmış” bir politikacı ve hatta sanatçı çıkarma girişiminin iğrenç kokusudur.

Bu “iğrenç koku”nun çok daha sofistike biçimlerde görünürlük kazandığı durumlar da var. Fuar hazırlığı çerçevesinde Deutsche Welle’nin YouTube kanalında değişik yazar, şair ve yayıncılarla yapılan bir dizi söyleşide bunu görmek mümkün. Mesela İletişim Yayınları’nın editörlerden Kerem Ünüvar şunları dile getiriyor:

“Sonuçta biz üç dört senedir ağır siyasi bir iklimden geçiyoruz. Kutupların keskinleştiği, insanların birbirleriyle cepheleştiği dönemler bunlar. Hala çok şükür dememizi sağlayan şeylerden bir tanesi insaların kitap fuarlarında kitaplara gerçekten ilgi gösteriyor olmalarıdır. O fuarları ve kitapları yalnız bırakmıyor olmalarıdır.  Hala o insanların kitap fuarlarına ilgiyle, coşkuyla geliyor olmalarıdır. Galiba umutlu olmamız için nedenlerden bir tanesi, en azından bizim bulunduğumuz gördüğümüz yerden budur. Bu da insana iyi geliyor.”

Sanırsınız 1923-45 arasında, türlü kıyımların gerçekleştirildiği “tek parti” döneminden bahsediliyor. Sanırsınız Türkiye’nin kronik sorunlarının müsebbibi AK Parti iktidarı ve bu iktidarın dayandığını toplumsal taban. Türkiye’nin “öteki”si tarafından kuşatılmasına yönelik bir yayıncılık çizgisini izleyen bir yayınevi editörünün “hâlâ” umudunu kaybetmemiş olmasını ben endişe verici buluyorum.

Can Yayınları’nın sâhibi Can Öz’ün açıklamaları daha vahim bir tablo arz ediyor. Öz, konuşmasının bir yerinde babasının günlüklerinden yola çıkarak şunları söylüyor:

“Bu kadar hoş insanlar bu kadar zor mücadeleler vermişler ve Türkiye’de birçok şey aslında zamanla çok zorla düzelmiş. Özellikle düşünce özgürlüğü, özellikle yazarlık özellikle gazetecilik… Bu konularda ifade etme haklarını onarmış, onarabildiği kadar haklarını elde etmiş insanlar varken bir anda bir iktidar geliyor ve bunu darmaduman ediyor. Ve bence çok da kolay değil bu kadar yerle bir etmek, Türkiye’nin bu konuda algısını. Müthiş bir şey yani yaptıkları. Tebrik etmek lazım (gülüyor). Bu kadar içine etmek bütün bu düzenin ancak bu konuda çok kararlı olmayı ve bunu bitirmeye gerçekten kararlı olan bir kitleyi gerektiriyor. O yüzden bu kitaplarla bugünü karşılaştırdığınız zaman bu yüzüne tokat gibi çarpıyor haliyle.”

“Bu açıklamalar tam bir aymazlık içeriyor” diyebilmeyi isterdim. Ancak bu hezeyanları “aymazlık”la açıklayamayız. Çünkü bu etrâfında olup bitenlerden haberi olmamakla açıklanabilecek bir durum değil. Bilakis Türkiye’de olanların farkında olan ama imtiyazlarını kaybettiği için olumlu gelişmeleri dahi –kendi aleyhine olması nedeniyle– yeren bir demagog “tip” karşımızdaki. Bu “tip”in kendi içerisinde farklılaştığını söyleyebiliriz. Daha önce de yazdım, Kemalizmin açtığı kulvarda farklılaşan ama ortak paydalarını İslâm hâricinde arayan bir azınlığın dili bu. Cumhûriyet’in yanlış politikalarının semirttiği, darbeler halkın üzerinden silindir gibi geçtikçe toplumsal imtiyazlarını tuhaf bir şekilde artıran, her millî hamlenin karşısında uluslararası bir ilişki ağı içerisinde ülkenin seçilmişlerine muhalefet eden bir “azınlık”… Bakıyorsunuz terör ve anarşiye zemin hazırlayan Gezi Parkı Şiddet Eylemi’nden romantik devrim hikâyeleri çıkarıyorlar ve yazarıyla yayıncısıyla destekliyorlar. Bakıyorsunuz Türkiye’nin egemenlik haklarını hiçe sayan devletlerin uzantılarıyla gerçekleştirilen yargı darbesine alkış tutuyorlar ve sözde hukuk çığırtkanlığı yapıyorlar. Bakıyorsunuz bir taraftan yaşadıkları ülkenin insanının inancıyla ve gelenekleriyle kavga ediyorlar diğer taraftan da a’dan z’ye bütün tercihleriyle alay ediyorlar. İşin en acı tarafı, Türkiye’nin egemenlik haklarını tanımayan devletlerin sivil toplum kuruluşları üzerinden yürüttükleri kültür savaşının ülke içerisindeki Truva atları olarak “muhalif”liği de kimselere bırakmıyor olmalarıdır. Sözde hukuk, adalet, insan hakları söylemleriyle kaleme alınmış bildirilere imza atan “muhalif” yayınevlerine ve yazarlarına bakınca görüyoruz ki önemli bir bölümü son derece netâmeli ilişkilere sâhip iş adamları tarafından fonlanıyor, destekleniyor. Hiçbir maddi problemleri yok. Yazarına, çevirmenine, editöryal kadrosuna geniş imkânlar bahşedilen bu arkadaşlar efendilerinin hizmetinde Türkiye devletinin ve seçilmişlerinin egemenlik haklarına karşı “muhalif” bir konumu benimsiyorlar. Onlarınki nasıl bir mahrumiyettir ki “iktidar yalakası” olmakla itham ettikleri kişiler, sahip oldukları imkânların kıyısından bile geçemiyor (tabi ki -bilhassa İstanbul’da- geçen bâzı çevreler var). Ben bağırdığımda sesim yan odaya zor ulaşıyor ama -bırakın yaşı kemâle ermiş olanlarını- benim yaşımdaki “öteki” bağırdığında Londra’dan, Washington’dan ya da Moskova’dan cevap geliyor. Bunun açıklaması “entelektüel derin”likten “sanatçı ufku”ndan başka bir şey.

Self Oryantalist Zümre Kan Kaybediyor

Değindiğim hususları bugünün Türkiye’si özelinde değerlendirirsek hatâya düşeriz. Dünün tartışma konuları, siyasi aktörleri ve daha birçok şey farklıydı. Ama esasta Türkiye’nin meselesi hiç değişmedi. Bu milletin bir “mecrâ”sı var. Kökleri çok daha eskilere dayanan ama Selçuklu’da Osmanlı’da derinleştirdiği bir mecrâsı var. Türkiye’nin aslî mecrâsına devleti ve milletiyle dönmemesi için birileri bütün imkânlarını seferber ediyor. Erdoğan ve onun yanında durmayı tercih edenlerle sözünü ettiğim mecrâ arasında râbıta kuranlar onları “ortadan kaldıracak” her çarka su taşıyor. Üstelik bunu kimisi İslâm kimisi de Türklük adına yapıyor. Cümlesi her şeyi yapıyor ama artık düşünmüyorlar. Yayımladıkları dergilere, tertip ettikleri organizasyonlara, gerek bu fuar gerekse daha başka etkinliklere davet ettikleri onur konuklarına bakınca kaybettikleri irtifânın boyutlarını anlayabiliyoruz. Birçoğu Kürt, Ermeni, Alevi, Yahudi kimlikleri üzerine daha fazla kitap yayımlamaya ve yurt dışında Türkiye aleyhine propaganda yapmaya bel bağlamış görünüyor.

*

Bu hâliyle devam ederse TÜYAP’ın tertip ettiği kitap fuarları ilkel bir kültürel propagandanın zemini olarak kalmaya mahkûm olur. Kaldı ki TÜYAP’ın FETÖ ile ilişkileri hususunda bir yığın veri hemen her gün gazetelerde kendine yer bulur oldu. Ya söz konusu fuardaki görünürlük kazanan tekeli kırmanın imkânları üzerine düşünülmeli ya da self oryantalizmi içselleştiren zümre içerisinde yer almayanlar alternatif bir fuar organizasyonu gerçekleştirebilmenin yollarını aramalıdır.

 

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz