27 Mayıs’ın Sabahına Uyandık da Haberimiz mi Yok? 27

27 Mayıs’ın Sabahına Uyandık da Haberimiz mi Yok?

 

15 Temmuz 2016’daki iradenin post-Kemalist militarizmin doğuş tarihine tahvil edilmek istendiğini değişik vesilelerle dile getirdim. Milli Mücadele’ye hayat veren ruh nasıl ki belirli kadrolar eliyle Cumhuriyet kurulurken tasfiye edildiyse, 15 Temmuz’da kendini gösteren temayül de aynı şekilde tasfiye edilmenin eşiğinde. 15 Temmuz’da nasıl bir temayül açığa çıktı sorusuna verilen cevaplar farklılaşabilir. Fakat kesin olan bir şey varsa o da bu milletin Türkiye’de söz hakkının kendisinde olduğunu yedi düvele gösterdiğidir.

Aslında bunu asırlardır gösteriyoruz.

Sorun söz hakkımız olduğunu unutmamız yahut bir sözümüzün olmaması değil.

Yakın siyasi tarihimiz zafiyeti hariçte değil dahilde gösterişimizin şerhi gibidir.

*

Baştan soralım: 15 Temmuz’un hemen ertesinde ekranlara çıkıp “Kemalist devrimi tahkim edeceğiz” diyenleri unuttuk mu? Nereden güç alıyorlar? Cevap net: Milli Mücadele’ye hayat veren ruhu tasfiye eden kadroların kendilerine bahşettikleri imtiyazlardan. Ne vakit neşvünema buldular? Bilhassa 27 Mayıs sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nden hemen hemen bütün yerli unsurlar bir bir tasfiye edildiği vakit. Adnan Tanrıverdi bu süreci 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a kitabında şöyle anlatır:

Bu darbeyi tasvip etmeyen ve destek vermeyen general ve subaylar da vardı. Bunlar darbenin ardından birkaç ay içinde emekliye sevk edildiler. 235 general (generallerin yaklaşık yüzde 90’ı), 5.000’e yakın subay (subayların ise yaklaşık yüzde 25’i) darbeye destek vermedikleri için re’sen emekli edilerek ordudan tasfiye edildiler. Geriye, fikrini açıklama cesaretini gösteremediği için kalabalığın içinde eridiklerinden, tasfiyeden sonra TSK’da darbe yanlısı general ve subaylar kaldı diyebiliriz. (Tanrıverdi, 2017, 17)

İlerleyen satırlarda daha net bir ifadeyle şunları dile getiriyor Tanrıverdi:

İşte, 27 Mayıs 1960’ı takip eden elli yılda, TSK’nın üst kademelerinde, darbelerin lideri olan komuta kademesi, 27 Mayıs İhtilali’nden sonra, TSK’da kalan darbe taraftarı subaylardır. Yani yapılan askeri müdahaleler bu kadroların eseridir. (Tanrıverdi, 2017, 17)

*

İşte 1923’te Müslümanların “son ocağını” seküler-laik-Batıcı iradeye kurban verenler, 27 Mayıs’ta canlılık emaresi gösteren milletin varlığına kastedenler şimdi de “yerlilik” kılıfı altında İslam ile çarpışıyorlar. “İslam ile çarpışıyorlar” ifadesini beylik bir ifade olarak görebilirsiniz. Meseleyi izah etmek isterim.

FETÖ bir bela olarak Türkiye’nin başında… Kanser misali yurdumuzun her köşesine, kurumlarımızın her kademesine yayılmış bir illet… Bir şekilde Türkiye’deki hemen her aileyle bir şekilde teması olmuş bir terör yapılanmasından bahsediyoruz. Binlerce kişiyi yargılayarak/işten atarak, hatta yüzlercesini sallandırarak dahi bu örgütü tam anlamıyla bitiremezsiniz… Her renge, biçime giren böyle bir bela ile uğraşılırken diğer taraftan, yukarıda sözünü ettiğim kadrolar ne ile uğraşıyorlar? Tarikatlar ile, cemaatler ile… Çünkü Müslümanların bir bütün olarak hayatın her alanında varlık göstermelerinden alabildiğine rahatsızlar. Karın ağrılarının sebebi İslam’ın bu topraklardaki hükmüdür… Aslında onunla çarpışıyorlar. Bunu nasıl yapıyorlar? 28 Şubat’ta “Erbakan siyaseti”ni kıyıma uğratarak bizzat yol verdikleri FETÖ’yü söylemlerine zemin yaparak… Anadolu evlatlarını zihnen iğdiş ederek küresel bir stratejinin kurşunaskerine çeviren (yani FETÖ’yü istihdam eden) odaklarla böylece aynı emele hizmet ediyorlar. Türkiye’nin yolunu, vahyi ilikbağını koparmış bir devlet ve millete çıkarma ortak paydasında buluşuyorlar.

Hala İstiklal Mahkemeleri’ni Türk yargısının altın sayfaları olarak önümüze dökebiliyorlar mesela. Tarikat ve cemaatler adına söz söylüyorum diye çıkan her ipe sapa gelmez tipin söylemlerini analizlerine meze yaparak asırlık çınarlara/çatılara dil uzatabiliyorlar.

“Ne FETÖ ne Erdoğan” diyerek kendilerini ele veren bu aymazlara “ne FETÖ ne Kemalist militarizm” diye cevap veren bir irade behemehal belirginlik kazanmalıdır. Bunun için söz konusu kadroların şeklini tayin ettiği bir zeminde tarikat-cemaat eleştirileri yapmaktan geri durulmasında Türkiye’nin sıhhati adına yarar görüyorum.

Fakat ne acıdır ki havayı koklayıp ona göre söylem geliştiren, Türkiye şartlarında Kissenger’lığa soyunan kimileri de usulden, adaptan yoksun bir şekilde “tarikatlar şeffaflaşmalı” gibi zırvalıklarla arzı endam ediyor. Bu eleştiriler yapılmaz mı,elbette yapılır. Ancak bu işin usulünü, esasını “biz” belirlersek eleştirilerimiz kıymet ifade eder. Durup düşünelim: Kendini araçsallaştıran bir eleştirel dilin yararı kimedir?

Menderes’in boynuna geçirilen urganı yağlayan ellerden medet umacak kadar haysiyetsiz olanlar güncel siyasetin talepleri doğrultusunda İslamcılara vurmaya, tarikatlara ve cemaatlere haklı haksız verip veriştirmeye –şüphe yok ki– devam edecektir.

Nerede konumlandığımız, önümüzdeki süreçte nerede duracağımız, 15 Temmuz’da kendini gösteren iradenin tasfiye edilmemesi için büyük önem arz ediyor.

*

Çıkış noktam şuydu: 15 Temmuz’dan bu yana medyada “falanca imam-hatip lisesinde türban dağıtıldı”, “Atatürk tişörtüne izin verilmedi”, “filanca tarikat üyesi cüppesiyle falan yerde ağırlandı”, “şu şu tarikatler Atatürk düşmanı mı” gibi  hedef gösterici saçma sapan haberler Türkiye’nin ana meseleleriymiş gibi önümüze çıkarılıyor? Neden? Şaka mı bu olanlar?

27 Mayıs’ın sabahına uyandık da haberimiz mi yok?

Sonsöz

15 Temmuz gecesi sokakları inleten –Hz. Peygamber’in Mekke’ye adım atışına atıf içeren– bir ses vardı: “Allah-u Ekber kebîrâ”. O sesi Türkiye’de boşa çıkarmak isteyenler Allah’ın izniyle kaybetmeye mahkûmdur.

Hasan Hüseyin Çağıran

27 Aralık 1992’de, İzmir’de doğdu. İlk ve ortaokul eğitimini (Doğanhisar) Cumhuriyet İlkokulu’nda, lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı 2018’de yayımlandı.

Bir Cevap Yaz